Hamd, bulutlardan şarıl şarıl su indiren, toprağın gizlediği nebatları toprağı yormaksızın çıkaran, arzın üzerini ipek gibi çayırlarla süsleyen, bütün ağaçların üzerine nurdan bir taç giydiren ve dallarına teker veya çifter kolyeler halinde çiçeklerden inciler dizen, bahçelerin rengârenk çiçeklerini boyayanın ve dokuyanın eli değmeksizin parlatan, Allah’a (CC) mahsustur. Mahlûkatının işlerini en kuvvetli ilâhî kanunlar, en açık programlar ve nizamlarla idare eden Allah (CC), her türlü noksanlıktan münezzehtir. O Allah’a (CC), yokluktan sonra karışık bir nutfeden yarattığı kimsenin hamdi gibi hamdederim. O’ndan (CC), korktuğum şeyi gidermesini, kereminden de ümit edenin ümidini mahrum etmemesini isterim. Günahlardan O’na (CC) istiğfar ederim. Şayet O’nun (CC) keremi ve merhameti olmasa idi o günahlardan kurtulmuş olamazdım. Bir ve ortağı olmayan Allah’tan (CC) başka ilah olmadığına şehadet eder ve bu şehadetle günah hastalığımı tedavi ederim. Çünkü tevhid en faydalı ilaçtır. Başlangıçta Mirac, nihayette Makam-ı Mahmûd kendisine tahsis edilen Hz. Muhammed’in (SAV) Allah’ın (CC) kulu ve Rasülü olduğuna şehadet ederim. Cenab-ı Hakk (CC) O’nu (SAV) küfrün büyük deniz dalgaları gibi dalgalandığı bir devirde gönderdi. Yüzmesini bilenler bile bu dalgalardan ve gece karanlığı gibi yerleşmiş fitnelerden kendilerini kurtaramıyorlardı. Nebi (SAV) delilleri getirmek ve onları açıklamaktan geri durmuyor, güneşten daha parlak olan mucizeleri ile insanlık âlemini doğru yola ulaştırıyordu. Kalbleri demir gibi olan kavimler O’nun (SAV) ateşi ile eriyordu. O (SAV) Allah (CC) yolunda dizgini ele aldı… Mızrakları kalplere, kılınçları kınından çıkararak şah damarlara yerleştirdi. İman esaslarını küfrün ileri gelenlerine yönelterek onları kendi saflarında topladı. Ta ki insanlar grup grup Allah’ın (CC) dinine girdiler. Karışmamış olan tertemiz tevhid kadehlerinden kana kana içerek kalplerinde iman pınarının tadını buldular. Tevhid ve şirk esaslarını mukayese ederek tevhidin kıymetini öğrendiler. Feleklerin, dünyanın ve yıldızların döndüğü müddetçe daima salât-ü selâm O’na (SAV), O’nun (SAV) Âline (RA), O’nun (SAV) Ashabına (RA), O’na (SAV) tabi olanlara, O’na (SAV) yardım edenlere ve O’nun (SAV) ailelerine (RA) olsun. Bundan sonra derim ki: Nur âleminin ibadethanelerinde (Vahdethane) oturanlara «Ben Halık-ü zülcelâl çamurdan bir insan yaratacağım.»[1] hikmetinin kokusu yayıldı ve Meleküt-ü Âlâ «Ben azimüşşan yeryüzünde bir halife var edeceğim.»[2] nuru ile parladı. Bu kudsî ve şerefli ibadethanelerin ehilleri «Onu yapıp ruhumdan ona üflediğim zaman ona secdeye kapanın.»[3] ilâhi emrinden şerefli bir nasip buldu. Âdem (Aleyhisselâm) ın vücudunun mayası olan toprak işitenlerde cemâlin güzel kokusu ve saadet oldu. Yaratılış sanatının eşsiz terzisinin biçip diktiği «Allah (CC), Âdemi âlemlere tercih etti.» Hilyesinin parlamasıyla meydana gelip «Ruhumdan ona üfledim.» nurunun yayılmasıyla Âlem-i Âlâda meleklerin hepsi birden tahiyyat ve tekrîm için secdeye vardı. «Ey Musa (AS), verdiklerimle ve sözümle seni insanlar arasından seçtim»[4] ilâhî hitabınca ezelde seçilmiş olan Musa (AS) bir gül bahçesi olan Tûr’un üzerinde bir bülbülün hakikatin nağmesini süsleyen « İnnenî Enellâh »[5] ilâhî hitabını tatlı namesiyle terennüm ettiğini işitti ve nar-ı insin bekay-ı nurundan tecellî eden sevgilinin « Ve Enâ ehtartüke»[6] kadehine kudsî olan vahdet şerabını boşaltmakta olduğunu müşahede etti. Tûr’un etrafı sallanmaya, dağın kenarları ayaklar altında titremeye başlayınca hemen kendisi mukaddes vadideki mübarek ağacın altında cemâli görmek için iştiyakla durdu. Onun muhabbet neşvesinin tesiri, mukaddes vücudunu titretip eliyle sahife-i niyazına « erinî »[7] harflerini yazmışken kudret kalemi onun elinde değişerek « len terânî »[8] yazdı. Bu halde aklının gözüne Rabbın (CC) tecellî nurunun parıltısı yayıldı ki « Ve Harra Mûsâ sa’igâ »[9] ateşi olmasaydı dağ kendisi için cennet-i dîdâr olurdu. Musa (AS) bu Rabbani tecellî sebebiyle bayılmadan sonra «Ya Rabbi (CC)! Münezzehsin, sana tevbe ettim, ben inananların ilkiyim.»[10]dedi. Allah’ın (CC) kelîminin nübüvvet nöbeti (devleti) tamam olunca kendisine «Ey Musa (AS)! Risalet kalemini ve hikmet divitini beşikte insanlara söz söyleyecek olan zata teslim et ki, kitab-ı tevhidime “Ben Allan’ın (CC) kuluyum” diye ve risalet sayfalarına kendisinden sonra sevgili Habibim Ahmedin (SAV) geleceği müjdesini yazsın» maalinde bir hitab-ı gaybî sadır oldu. Musa (AS) «Rabbim (CC)! Bana kendini göster, Sana bakayım.»[11]dedi. Ona (AS) denildi ki «Ey Musa (AS)! İlk Önce ayine-i cebele (dağa) bak. Tecellî eden zat-ı azîmin heybet ve tecellîsinden o büyük taşların hareketi anında sükun ve mekânetini nazarı dikkata al» mealinde ibret verici bir nida sâdır olup o ilâhi nur, azamet ve celâlle tecellî edince Tûr’un her parçası sallanmaya başladı. Bu sırada mukaddes vadinin gül bahçesi cemâlin güzel kokularıyla dolup ve o mübarek bahçenin kuruyup kalmış olan ağaçları yeşillenerek kemâl kokuları yayıldı. Bundan sonraki olacak tecellînin eşsiz tesirlerini temaşa ve seyretmek için mukaddes vadinin her yanı melâike-i kiram ve Enbiya-ı İzam’ın (AS) ruhlarıyla doldu. Hudûstan münezzeh olan Zat-ı Celîl (CC) Musa’ya (AS) hitap etti. Bu hitap bütün afâk-ı cihandan zahir olup bu sırada Allah’ın (CC) kelîmini süsleyen kelâm, kelâmı beşer gibi değildi. Bu büyük tecellîde Hz. Musa’nın (AS) baştan başa vücudu kulak ve göz kesildi. Zahir gözü (his gözü) kamaştı, fikir gözü hayretle şaştı, tabiatının lisanına dilsizlik arız olup ve hissî kuvvetleri ınkıtaya uğradı. Allah’ın (CC) kelîminin, lisanı hali «Sesler Rahman’ın (CC) heybetinden kısılmıştır.»[12] ayeti kerimesini okuyup «Musa (AS) baygın düştü»[13] ilâhî haberiyle kendisi bir hoş ve hayret oldu. Hz. Musa’ya (AS) perdeler arkasından denildi ki: «Ey Musa (AS)! Tabiatının midesi tecelli-i ( innî ) kâsesinin şarabına tahammülsüz, gözlerinin inbiki ( erinî ) nurlarının mukabele kabiliyetine dayanıklı değildir. Hâdis olan göz kıdem güneşinin şuasına açık değildir. İlâhi müşahede, Ademden vücut bulmuş olan âlemde münkeşif olmaz. Muhakkak siz ölüm şarabını içmeyince ve dar-ı fenada yok olmayınca Rabbınızı (CC) göremezsiniz. Dünyada tecellî görmek ancak basiret gözüyle mümkün olup zahir gözle mevlânın Cemâlini görmek Sahib-i Kabe Kavseyn’e (SAV) müyesserdir. Bu şerefe mahlûkat içinde iyi ahlak ile yarattığımızdan başkası nail olamaz. O, dürr-i yetim, feyz cevheri ve beşeriyetin efendisinin malıdır ki: «Yetim erginlik çağına erişene kadar en iyi şeklin dışında malına yaklaşmayın.»[14] ezelî tılsımı ile menedilmişti. -------------------------------------------------------------------------------- [1] Sad S. A.72 [2] Bakara S. A.30 [3] Sad S. A.72 [4] Araf S. A.144 [5] Taha S. A.14: “Şüphesiz ben Allah’ım (CC)” [6] Taha S. A.13: “Ben Seni Seçtim.” [7] Araf S . A.143: “Rabbım (CC) bana kendini göster.” [8] Araf S. A. 143: “Sen beni göremezsin” [9] Araf S. A.143: “Musa (AS) baygın düştü.” [10] Araf S. A.143 [11] Araf S. A.143 [12] Taha S. A.108 [13] Araf S. A.143 [14] Enam S. A.152
Allah’ın (CC) Rasûlü (SAV) «Her türlü noksanlıktan münezzeh olan o Allah’tır ki (CC), kulunu gece Mescid-i Haram’dan o etrafını mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâya kadar götürdü; ona ayetlerimizden gösterelim diye yaptık.»[1] ilâhî hitabıyla şeref tacı oldu. Bu ayeti kerime mucibince Cenab-ı Hakk (CC) nefsi kudsîsini tesbih, mele-i âlâdan önce tenzih ve takdis, Nebiyy-i Zişan’ına (SAV) nübüvvet ve risalet lafızlarıyla değil kulluk kelimesiyle hitap etti. Zira abdi nebi veyahut meleki nebi olmak arasında muhayyer buyrulmuşken abdi nebi olmaklığı seçti. Binaenalayh bâtında melek, zahirde kul olduğu halde bütün mahlûkatın efendisi oldu. İşte nebimiz Hz. Muhammed (SAV) Efendimiz varlığın ağacı, vücudun incisi ve (ol) kelimesinin manasının sırrıdır. Ağaçtan murat bizzat olan şey, meyvadır. Ağaç, çiçeklerinin inkişafı ve meyvesinin toplanması için muhafaza olunur. Varlık ağacının meyvesi olan Nebiyy-i Zîşan (SAV) Efendimizin hakikat meyvesinin huzurunda cemâlin tecellîsi ve kudsî makamında kemâlin en yüksek mertebesinde hazreti insiyesine tavaf ile ta’zim ve teveccüh olması lâzım geldiğinden vahdet perdesinin sır yönünden hizmetçisi olan Cibril-i Emîni (AS) Habibinin (SAV) yanında öz hizmetkârı gibi çalışmak için huzuruna gönderdi. Vaktaki o, (SAV) Efendimize derunî arzunun şiddetinden mütehayyir ve hayran olduğu halde Ümmü Hânî’nin sarayına geldi. Rasûlüllah’ı (SAV) yatağında istirahat içinde kalp gözü uyanık olduğu halde gözlerini uykuya dalmış buldu. Yatağının ayak ucunda durup arzı selâm ve ihtiram eyledikten sonra: «Ey uyuyan kimse daldığın tatlı uykudan uyan ki, ilâhî feyizlerin ganimetleri Senin için hazırlandı. Ey yetim-i Ebitalib, ilâhî lütuf ve ihsanlar, talibin olan feyyazı ezel tarafından Senin için biriktirilip saklandı.» müjdesiyle nida etti. Seyyidül Kevneyn (SAV) Efendimiz de: «Ey Cebrail (AS)! Nereye gidiyorsun?» deyince, Ruhul Emin (AS): «Ey Muhammed (SAV)! Aradan nereyi kaldır. Şimdi ben cihet ve ara bilmiyorum. Zira Rabbın Teala (CC) zaman ve mekândan münezzehtir. Lâkin ben rasûlü kıdem olduğum halde Senin hizmetkârlarından olmak için huzuruna gönderildim. Ey Muhammed (SAV)! İlâhi ve ezelî iradenin gaye-i şuhûdu, makam-ı saadet için meşiyyeti rabbaniyenîn maksudu Sensin. Her şey Senin içindir. Sen ancak Zat-ı İâhiyyesi içinsin. Kâinatın mümtaz ve muhtarı, sevgi kadehinin dolu olan neşesisin. Varlık ağacının meyvesi ve temizlenmiş cevherin şuası Sensin. Latif olan ay Sensin, maarif güneşi Sensin, kıyamet gününde bütün korkanların sığınağı Sensin. Bu âlem ancak Senin için hazırlandı. Muhabbet kadehi mücerret yakınlığın için tasfiye kılındı. Bütün kâinat Senin için yaratıldı. Âlemi meleküt vuslatın için başkalarından muhafaza edldi. Kalk! Ey Habib-i Kibriya (SAV), Ey seyyidül Evvelin, İmamüs-sekaleyn! Ey kurratül ayn, kalk ki, ilâhî nimetlerin sofraları Senin için kurulmuş duruyor. Senin yollarından başka bütün yollar tıkalıdır. Mele-i Âlâ Senin gelmenle seviniyor, darda olanlar Senin şerefinle mesrur oluyorlar. Onların hepsi şeref ve ruhaniyyetnle nasıl şerefleniyorsa cisminin şerefiyle de öylece şeref ve saadet bulmak istiyor. Yeryüzü, mübarek ayağınla üstüne bastığından dolayı nasıl şeref ve saadet bulduysa sema kubbesi de öylece şeref ve nurlanmak için can atıyor Bunun üzerine Rasûl-i Ekrem (SAV) Efendimiz: «Ey Cebrail (AS)! Beni Rabbım Teala ve tekaddes Hz.leri niçin davet ediyor?» dedi. Cebrail (AS) da: «Öyle ki, Allah (CC), Senin geçmiş ve gelecek günahını bağışlayıp üzerindeki nimetini, tamamlayacak ve Seni dosdoğru bir yolda sabit kılacaktır.»[1] Müjdesiyle cevap verdi. Bu cevaba karşı beşerin efendisi (SAV) Efendimiz: «Ey Ruhul Emin (AS)! Şimdi gönlüm mesrur ve hoş edilmiş oldu, İşte ben Rabbım celle ve ala Hz.lerine gidiyorum.» buyurdu. Hemen Cebrail (AS) Burak’ın önüne çekti. Nuru Cemâli Mevlâ (SAV) Efendimiz: «Bu nedir?» diye sordu. Cibrîl-i Emin (AS): «Allah (CC) âşıklarının biniti ve bütün müştak olanların gemisidir. Bu baban İbrahim Halil’in (AS) binitidir ki, bununla Beytullahı ziyaret ederdi.» dedi. Rasûlüllah (SAV) Efendimiz: «Ey Cebrail (AS)! Bilmez misin ki, benim binitim şevk ve muhabbet, bu yolda azığım iştiyak ve hasrettir. Delilim de Halîlim olan Rabbim’dir (CC). Ben ancak O’nun (CC) delaletiyle O’na (CC) vasıl olabilirim. Bana O’ndan (CC) başka kimse delil olamaz. Ey Cebrail (AS)! Allah’ın (CC) ağır muhabbetini, dağların ağırlığında olan marifetini ve yerlerin, göklerin, dağların yüklenmekten aciz oldukları emanetinin sırlarını yüklendiğim halde bu zayıf hayvan beni nasıl yüklenip taşıyabilir? Ey Cebrail (AS)! Sen Sidretül Münteha’da hayret içindeyken ve benim seyrangâhımın nihayeti tasavvur olunmayan mekân iken bana delil olmaya ve yol göstermeye nasıl takat getirirsin? Ey Cebrail (AS)! Ben neredeyim, sen neredesin? Benim bir vaktim vardır ki, o vakitte Rabbımdan (CC) başkası bana yâr olmaz. Ey Cebrail (AS)! Ben neredeyim, sen neredesin? Ben daima Rabbımın (CC) yanındayım. Bana yedirir içirir. Ey Cebrail (AS)! Sevdiğim Allah’ın (CC) misli ve naziri olmadığı gibi ben de sizin biriniz gibi değilim. Ey Cebrail (AS)! Binitle mesafeler kat olunur, delille cihetler istidlal olunur. Cihetler ise hâdis olan yerlerdir. Sevdiğim Hakk Celle ve Âlâ Hz.leri, cihetlerden münezzeh, hâdisattan berîdir. Yol yürümek veya hareket etmekle Zat-ı İlâhîsine varılmaz. İşaretle hak üzerine istidlal olunmaz. Esrarı maaniye arif ve maksadıma vâkıf olanlar bilirler ki: Cenab-ı Hakk’a (CC) ( Kâve Kavseyn ) yüce mertebesindeki yakınlığım Ümmühânînin evindeki yakınlığım gibidir.» Cibril-i Emin (AS)! Seyyüdül Mürselin (SAV) Efendimizin heybetinden titredi. «Ey Muhammed (SAV)! Ben memleketinin hizmetkârı, devletinin perdedarı olmak için gönderildim. Bu burakı, Allâmel Ğuyûb olan Allah’ın (CC) emriyle getirdim. Zira padişahların âdetlerindendir ki, kendilerini ziyaret için davet ettikleri sevdiklerini götürmek için en aziz hizmetkârlarını ve en has binitlerini gönderirler. İşte ben de meliklerin âdeti ve sulûk edenlerin adabıyla huzuru saadetine geldim.» Her kim Cenab-ı Hakk’a (CC) adım atarak, yol yürüyerek yaklaşırım zannında bulunursa hata etmiş olur. Cenab-ı Hakk (CC) örtü ile örtülüdür itikadında bulunan kimse dahi ilâhî ihsanından mahrum olur. Vaktaki Arap ve Acemin en efdali olarak seçilmiş olan Nebi (SAV) binmek için Buraka yaklaştı. Burak sıçrayıp önünden kaçtı. Cenab-ı Cibril (AS): «Ey Burak, sana ne oldu. Bütün kâinatın kendisine müştak olduğu Rasûl-i Kibriya’nın (SAV) önünden sıçrayıp kaçmaktan utanmıyor musun? Allah’a (CC) yemin ederim ki, bu kerim olan Rasûl’den (SAV) daha şerefli hiç bir saadet sahibi sana binmedi. Yeryüzüne ondan daha faziletli bir bahtiyar inmedi.» diye nida edince şöyle cevap verdi: «Ey Cebrail (AS)! Rasûlüllah’ın (SAV) önünden kaçmaklığım tekebbür ve tecebbürden değildir. Lâkin fahru şerefim artmak için ahirette de sırtıma binmesini arzu ediyorum. Eğer Rabbül Âlemin’in (CC) Rasûlü (SAV) bu ricamı kabul buyurduğunu bana vaad ederse, kendisine zelîl ve münkad olurum. Zira ben ayrılıktan korkarım. Ülfet ve vuslattan sonra ayrılık pek acı şeydir.» Hz. Peygamber (SAV) Burağın istediği vaadi vererek Rabbını (CC) ziyaret için ona bindi. Melâike-i Mukarrabin, altı cihetten Habib-i Kibriyayı (SAV) kuşatmak için yer yüzüne indi. Beşerin Efendisinin (SAV) nurundan gökteki yıldızlar parıl parıl parlayıp ay ve güneşin nuru ziyadeleşti. Yüce âlem (Mekekût) ilâhî sevgilinin teşrif buyuracağı müjdeleriyle dolup cennet kapıları açıldı. Hûriler, başlarında saadet taçları bulunduğu halde nûranî çadırlarından çıktılar. Balıklar denizlerde tesbihe başladı. Bütün Peygamberler (AS) ve Rasüller (SAV) sayısız faziletlerin sahibinin gelmesi için Mescidi Aksa’da toplandı, kuşlar saadet dallarında tesbih ediyor, rüzgârlar visalin kokusuyla esiyor, sema kapıları açılıyordu. Cebrail (AS) Sultan-ı Kevneyn (SAV) Efendimizin yanında Burağın geminden, Mikâil (AS) devletinin özengisinden tuttukları halde: “Rasûl-i Mükerrem, Nebiyy-i Mübeccel ve Muazzam işte bu nuru âzamdır. Mevlâ (CC) O’na (SAV) salat ve selâm etti.” diye nida ediyorlardı. Bu eşsiz seyr arasında Cibril-i Emin, şu müjdeyi veriyordu: «Ya Seyyidel Evvelîne vel Âhirîn, müjdeler olsun ki, gelmekliğinin şerefi için cennetin kapıları açılıp safa bahçesi süslendi. Cemâl perdeleri açıldı. Her tarafa nurlar saçıldı. Bu sevinç ve sururun hepsi Senin onlara gelmenden dolayıdır. Bu gece Senin gecendir, bu devlet Senin devletindir. Ey Allah’ın (CC) Rasûlü (SAV)! Ben yaratıldığım günden beri bu geceyi bekliyordum. Seni her hacetim için saadet vesilesi ittihaz ettim. Sen ehli vesilesin. Zira ben dehşet ve hayret içindeyim, zihnim meşgul, kalbim mahzundur. Halik-i Mutlak (CC), beni ezeliyetin ezelinde hayrete düşürdü. Na mütenahî ebediyyet meydanında beni durdurdu. (EVVEL) ilâhi isminin nihayetsiz meydanında döndüm dolaştım. Orada (EVVEL) bulamadım. (ÂHİR) ismi celîlinin nihayetsiz sahasında dolaştım (ÂHİRDE) O’nun (CC) (EVVEL) olduğunu anladım. Marifetinin yolunda bir arkadaş aradım. Yolda bana Mikâil (AS) rasgeldi. Şöyle dedi: “Ey Cebrail (AS)! Nereye gidiyorsun? Bilmezmisin ki, Zatullahın ma’rifet yolları kapalıdır. O’na (CC) gidilebilecek kapı azamet ve celâl ile perdelidir. Zamanlar geçmekle zat-ı ilâhisine varılamaz. O (CC), mahdud olan mekânlarda bulunamaz.» Şöyle dedi: «Ey Mikâil (AS)! Hayret ve dehşet içinde olduğun halde seni bu makamda kim durdurdu?» Şöyle cevap verdi: «Beni Zatı Bari (CC) denizleri ölçmek, yağmur şeklinde diğer beldelere dökmek vazifesiyle meşgul eyledi, dalgaların miktarını ve dalgalardan meydana gelen en küçük kabarcıkların bile adedini bilirsem de Rabbımın (CC) hadd-ı Ehadiyyetine ve meded-i ferdaniyetine vakıf değilim.» [1] Fetih S. A.2
Onun üzerine Mikâil (AS) ma dedim ki: «İsrafil (AS) nerededir?» dedi ki: «Mektebi talim ve tertile girdi. Levh-i Mahfuzu safhayı veçhiyle musafaha eyledi. Levh-i Mahfuz’dan değişmesi mümkün olmayan irade-i ezelî ile mahv ve isbatı kabul eden Rabbani iradeyi istinsah ediyor. Sonra yazdığı şeyleri «Bu Azîz-her şeye galip olan, Alîm-her şeyi bilen Allah’ın (CC) takdiridir.»[1] Misalinde öğrenimine yeni başlıyan mahlûkata okuyor. Fakat ilim öğrendiği zamanda muallimi Zülcelâl’den (CC) haya ettiğinden başını yukarıya kaldıramıyor. Gözü muallimi Celîl’ine (CC) Bakmaktan mahcup ve kalbi fikirden menedilmiştir. Böylece o «SUR» üfürülünceye kadar bu halde bulunacaktır. Öyleyse haydi Arş-ı Azam’a soralım ve ondan hakikati anlayalım ve bize öreteceği ilmi öğrenelim. Arş-ı Azim bizim azim ve bahsimizi işitince titremeye başlayıp: «Talep ettiğin ilim için lisanını depretme, bundan kalbini haberdar etme. Zira bu isteğin gizli bir şeydir ki kapısı açılmaz. Bir cemâl-i hakikattir ki (sırdır) perdesi kaldırılmaz. Ve bir sualdir ki cevabı verilmez. Ara yerde ben kim oluyorum ki, Rabbımın (CC) nerede olduğunu (mekânını) bileyim. Ben iki harften yani (ol) kelimesinin manasından yaratıldım. Vücud ve eserim olmadığı halde daha dün var oldum. Dün vücudu yokken bu gün vücut bulan mahlûk, daima mevrut olan Mabud-u ezelîsini (CC) nasıl bilebilir? Yahut mahdud bir had, doğmamış ve doğrulmamış olan Zat-ı Celîli (CC) nasıl ihata ve idrak eder? “O Rahman (kudret ve hakimiyyeti ile) (CC) arşı istilâ etti.”[2] Ayeti hükmünce Rahmanı (CC) mutlak istiva ile beni geçti. Yani ben yokken onun istivası vardı. Ve istilâ ile beni kahrı altına aldı. İstiva olmasaydı ben müstevi olamazdım. İstilâ vuku bulmasaydı hidayet bulamazdım. İzzeti sübhaniyesine yemin ederim ki bende istiva etmiş ise de neyle istiva buyurduğunu bilmiyorum. Ben kendisinin kuluyum. Her kul için niyet ettiği şey meydana gelir. Dur sana hikâyemi haber vereyim ve şikayetimi söyleyeyim: Uluvv-i İzzet-i İlâhiyyesine ve Kuv-ve-i kudret-i Semadaniyyesine yemin ederim ki beni yaratınca Ehadiyetinin denizlerine daldırdı. Bazı kere metâli-i Cemâlinden yüz gösterir. O halde bana taze hayat verir. Bazı kerede kurb-i nahiyesine yaklaştırır, bu tecellîde de beni lütfuna alıştırır. Bazı defa da izzetinin hicabı altında gizlenir, beni vahşete düşürür. Bazı kere de lütfunun münacaatıyla beni sevindirir. Bazı kere de kâse-i vaslını sunup beni sarhoşlandırır. Bu neşve-i feyzin verdiği cesaretle ( erinî ) hitabıyla cemâlinin tecellîsini istedikçe bana lisanı hal ile ( len terânî ) der. O zaman ilâhî heybetinin korkusundan eririm ve azametinin tecellîsinden Musa (AS) gibi yere kapanırım. Bu aşk sarhoşluğundan ayıldığım zaman şevk ve muhabbet ateşiyle yanmak derecesine gelirim. Bana gayip âleminden şöyle nida olundu ki: «Ey âşık, tecellîsini istediğin nur bir cemâldir ki bir örtü ve kibriyamız altında muhafaza eyledik. Bir hasendir ki biz onu gizledik. Bir hazinedir ki biz onu gizli kıldık. Onun tecellîyatına ancak bizim terbiye ettiğimiz Habib-i Kerim (SAV), ve seçerek hazinemizde sakladığımız yetim takat getirebilir. Binaenaleyh “Her türlü noksanlıktan münezzeh olan o Allah’tır ki (CC), kulunu gece Mescid-i Haram’dan o etrafını mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya kadar götürdü.”[3] Ayeti celîlesini işittiğinde himmetinin eteğine yaklaşmak ve İzzet-i Sübhaniyemize uruç edeceği yol üzerinde bekle. Umulur ki sen Cemâlimizi müşahede edecek zatı görürsün. Ve bizden başka birine bakmayan Habîbimin (SAV) müşahedesine nail olasın.» Cibrîl-i Emin (AS) lisan-ı Arşdan beyan eylediği kıssayı tamamladıktan sonra: «Ya Seyyidel Evvelîne vel Âhirîn (SAV)! Arş-ı Âzam sana bu derece âşık ve müştak iken Cebrail (AS) huzuru saadetinde nasıl hizmetkârlık yapmasın?» Rasûlüllah (SAV) Efendimiz birinci binit olan Buraka bindikleri halde Beyt-i Mukaddese vardı. İki rekât namaz kılmak için mihraba geçip, orada toplanan Rasüllerin (AS) ruhlarına imam oldu. Bu eşsiz halden sonra Cibrîl-i Emin (AS) ikinci biniti takdim eyledi ki, dünya semasına olan miracı nuranî idi. Sonra yedinci semaya kadar uruç için üçüncü biniti takdim etti ki oda meleklerin kanadıydı. Oradan da Sidretül Müntaha’ya yükselmeleri için Cibrîl-i Emîn (AS) kendi kanadını arzetti. İlâhî nuru mübin olan (SAV) Efendimiz Sidretül Münteha’ya ulaşınca Cebrail (AS) orada durdu. Rasûl-i Kibriya (SAV) Efendimiz: «Ey Cebrail (AS), bu gece biz sizin misafiriniziz. Ziyafet veren kimseye misafirinden ayrılmak yakışır mı?» buyurdu. Cebrail (AS): «Ey Allah’ın (CC) Rasûlü (SAV), Sen kerim olan misafir, kadim olan davetlisin. Sen yürüdüğün vakit nur hicaplarını yarar ileri geçersin. Ben buradan bir parmak miktarı ileri gidecek olursam ilâhî esrarın nuruna ve Tecellîyi Sübhanî’ye takat getiremeyerek yanarım.» dedikten sonra Hz. Peygamber’i (SAV) nur içine öyle bir daldırdı ki, nurdan yetmiş perde birden yanarak zahir oldu. Bundan sonra Cebrail (AS) beşinci biniti takdim etti ki, o da yeşil nurdan olan Refref idi. Rasûlüllah (SAV) Arşa ulaşıncaya kadar ona bindi. Arş-ı Âlâ Rasûl-i Kibriya’nın (SAV) eteğinden tuttu ve lisanı hal ile: «Ya Seyyidel Evvelîne vel Âhirîn (SAV)! Bu geceni tekrar tekrar tebrik ederim. Müştakın olan Hakk Celle bazı kere Seni şefkat Refrefine bindirip dolaştırır. Bazı kere de Sana Ehadiyyetinin Celâlini gösterir ve bazen de Samadaniyyetinin Cemâliyle tecellî buyurur. Ben ise Halikımın (CC) Cemâl ve Kemâli için iştiyak içindeyim. Nerede bulup göreceğim hususunda hayretteyim. Barigâh-ı İzzetine hangi cihetten gideceğimi bilemem. Beni mahlûkatı ilâhiyyesinin en büyüğü olarak yarattı. Hâlbuki heybeti İlâhiyyesinden en çok korkan havf-i haşyet-i Celâlinden en ziyade titreyen benim. O gün ki beni yarattı; Celâlinin azametinden titredim. Hilkatimin üzerine ( Lâ ilâhe İllallah ) Tevhidini yazınca ilâhî saltanatının heybet ve kemâlinden daha ziyade titredim. Onun yanı başına ( Muhammedün Rasûlüllah ) kelimesini yazdı. Izdırabım sükun buldu. İsmi Celîlin hakikatte sırrıma surur vesilesi oldu. Kalbime itminan verdi, bu surur ve itminan, ismi şerifin üzerime yazılınca bu bereket vuku buldu, ya hüsnü nazarın üzerime vaki olunca ne saadetler meydana gelecektir? Ey Muhammed (SAV)! Sen bütün âlemlere gönderilmiş bir peygamberi ekmelsin. Senden isterim ki, bu yüce nimetten bana da bir hisse kılasın. Yalan söyleyenlerin bana nisbet ettikleri ehli gururun aleyhimde söyledikleri şeyden beratıma şehadet edesin. Zira bir çok halk, hakkımda hatada bulunup bana zulm ettiler ve haktan ayrılıp dalâlete düştüler. Şöyle zannettiler: Hattı ve sonu olmayan zatı ben sığıştırmışım, keyfiyyetten münezzeh olan Haliki Sübhanî’yi (CC) ihata etmişim ve heyetden mukaddes olan Rabbı (CC) ben yüklenmişim. Ey Muhammed (SAV)! Zatı Celîli (CC) için hat bulunmayan ve yüce sıfatları sayılamayan Allah (CC) nasıl bana muhtaç olur? Nasıl bana yüklenebilir? Ey Muhammed (CC)! O’nun (CC) ismi celîli Rahman, sıfatı Rahîm, olunca sıfatı zatına, zatı, İlâhî sıfatlarına bitişince bana nasıl bitişir? Benden nasıl ayrılır? Ne ben O’ndanım (CC), ne O (CC) bendendir. Fakat ben ilâhî izzetinin yüceliğine, kuvvet ve kudreti sübhaniyesine yemin ederim ki, bitişmek suretiyle O’na (CC) yakın olmadığım gibi ayrı düşmek suretiyle de O’ndan (CC) uzak değilim. Beni ilâhî fazl ve minnetiyle yarattı. Dilerse beni Rabbani adaletiyle mahveder. Ben O’nun (CC) eşsiz hikmetinin sanatı, kudretinin mahmulüyüm. Amilin ma’mul, hamilin mahmul olması nasıl sahih olur? Cenab-ı Hakk (CC) şöyle buyurur: “Hakkında bilgi sahibi olmadığın bîr şeyin ardınca gitme, çünkü kulak, göz ve kalb, bunların hepsi ondan sorumludur.”[4]» Onun üzerine Rasûl-i Ekrem (SAV) Efendimiz lisanı hal ile ona şöyle nida etti: «Ey Arş kendine gel, seni dinlemeye vaktim yok. Saffetimi bulandırma, yalnızlığımı ihlâl etme. Bu vakıtta sana cevap vermeye, ne de sözlerini işitmeye vüsatim var.» Ondan sonra (SAV) Efendimiz: «(Hz. Peygamber SAV. Gördüğü ahvali tam gördü de) göz ne kaydı, ne de aştı.»[5] ayeti hükmünce hakikat gözünün bakışıyla tekrar dönüp Arşa bakmadı. Kendisine vahy buyrulan ilâhî sırlardan bir harf bile söylemedi. [1] Yasin S. A.38 [2] Taha S. A.2 [3] İsra S. A.1 [4] İsra S. A.36 [5] Necm S. A.17 Mevlâ’nın (CC) rahmet vasıtası olan Efendimizin (SAV) bütün semavatı dolaşmasına ilâhî bir izin verildi. Semavat sakinleri Feyzin Cemâlinin eserlerini görmesi için Rabbısı (CC) O’nu (SAV) , onların gözlerine arzetti. Risalet Cemâlinin alnı bütün kâinat üzerine nurlar saçtı. Cenab-ı Âlâ (CC) Rasûlünü (SAV) ezelî tecellîsi ve ilâhî hitabıyla yüceltip «Kuluna Kur’an’ı indirdi.»[1] İzzetiyle süsledi. Gelmesiyle Melekût-u Ala’da nurlar kat kat oldu. Nuranî varlıkların gözleri, güzelliğinin şuasından ve Âlem-i Bâlâdaki meleklerin gözleri alnındaki nurun parlamasından kamaştı. «Ey ulvî ve süfli âlemin sakinleri! Hayrül Asfiyanın (SAV) ziyasından, feyzinin nurundan iktibas edin. Işık saçan bir güneş olduğu halde müjdeleyici ve kurtarıcı sıfatlarıyla gönderilmiş olan nebilerin imamından rahmet iltimas edin. Zira hepiniz o nebilerin imamının himayesi altındasınız.» mealinde gizli bir nida her tarafı kapladı. Arz güneşinin zuhuru için sema güneşi örtüldü. Nur saçan inci gibi yıldızlar Yesribin (Medine’nin) güzel çiçeğinin doğuşundan dolayı gizlendi. Mekke’nin şihabı parlayınca semanın şihabı söndü. Hâsılı bütün nurlar ve nurların şuası Ahmed-i Muhtar’da (SAV) toplandı. Köşe ve bucakta oturan şerefli, mukaddes ibadethanelerin ruhbanları şerefli makamın sahibinin cemâlini temaşaya çıktı. O’na (SAV) denildiki: «Ey yüce makamın sahibi! Senin Turun İsra gecesidir. Hz. Musanın (AS) matlubu olan Cemâl (CC) Senin ayini istidadında güzel görünme oldu. Sen, Nebiler divanının yazılan son harfisin. Sen, yazılmış olan “Bu peygamberlerin bir kısmını, kendilerine verilen özelliklerle diğerlerinden üstün kıldık.”[2] Satırının en büyüğüsün. Senin sevgin ufku âlâda süslendi. “And olsun ki, Rabbinin (CC) en büyük alâmetlerinden bir kısmını gördü.”[3] İlâhî hitabında eşsiz şerefinin cevherinden vücudunun alnına bir saadet tacı yapıldi ki, onun misli asla bir kalıba dökülmedi. Nebilerden her biri kadrinin celâleti ve büyüklüğüyle beraber “Her türlü noksanlıktan münezzeh olan o Allah’tır ki (CC), kulunu gece Mescid-i Haram’dan o etrafını mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya kadar götürdü.”[4] Şerefine nail olmadı. Kabe Kavseyn mertebesini bulmadı. Onlardan birine ( Esselamu aleyke eyyühennebiyyü ) denilmedi. Hicabı ( Ev ednâ )[5] katında hepsi sona kalarak ( Denâ fetedellâ )[6] öne geçti, ( Legad raâ )[7] libası içinde ekvanın güzelliği ona açılmışken iştigal gözüyle onlara iltifat bile etmedi. «Fakat Gözlerini uzatıp rağbete bakma.»[8] edebiyle edeplendirdi. Bu mukaddes vadi Musa (AS) nerede, bu Ruhül Kudüs İsa (AS) nerede, bu şarab Eyyüb (AS) nerede. Bu âlî şerefin güzel kokusundan bir defa koklamaya talip, bu kemâl bahçesinin yayılmış güzel kokusundan bir defa koklamaya razı oldukları halde seyahat eden ukul kayıplar meydanında nice seferler yaptılar ve fikirler o yüce bahçeye doğru ne kadar uçtular, lâkin aradıklarını bulmaya yol bulamadılar. İrfan ve Kemâl ehli itiraf lisanıyla şöyle nida ettiler: «Ey peygamberlerin sonuncusu ve nebîlerin en kerîm olanı. Sen vücud cesedinin ruhusun. Sen kâinat bahçesinin gülüsün. Sen dünya ve ahîret hayatının pınarı, feyz ve necat sermayesisin. Vahyin tamamı Senin için dizildi. Pak olan ruhuna kıdem lütfunun şefkat rüzgârları esti. Senin güzel övülüşünün kokuları Melekütü Âlâya cemâlin saçılan kokuları oluyor. Elinde tuttuğun “İleride Rabbın (CC) sana verecek de hoşnud olacaksın.”[9] Livayı saadeti Senin içindir. Şeriat lambası ilminin nurundan ışık alır. Hikmet lambaları kelamının şualarıyla parlar.» Enbiya-i İzam (AS) İmam-ı Mürselîn (SAV) Efendimizin hikmet yerindeki şehadette dahi kendilerine tekaddüm ve faziletli olduğunu ima, kudsi şanının celâlet eserlerini yücelterek arkasında saf oldu. Münadi-i kadr, onlara tazim ile şöyle nida etti: «Ey ibadet ve zahit ashabı! Ey keramet ve saadet erbabı! Ey şeriat ve tarikat youyla mahlûkata hüccet ehli! Bu, semavatın fevkini ve cennet rnakamlarının en şereflisini süsleyen aydır. Bu, Hüda nurunun güneşidir. Bu, Enbiya tacının zirvesidir. Güzelliğinin nurundan basiret gözlerini tenvir, hidayetinin ışığıyla gözlerinizden perdeleri kaldırarak görün ki, risalet incisinin gerdanlığ o dürri yetim ile şeref ve kıymet ve ilâhî vahyin etbisesi onunla zinet buldu. Nail olduğu saadete hiç bir kimse nail olmadı.» Bu hakikati öğretici nida üzerine, Enbiya cemiyetinin tevhidini süsleyen gizli itiraf lisanlarıyla: «Biz melekler topluluğundan, herkes için belli bir makam vardır.»[10] hakikatini söylediler. Ondan sonra te’yidi ilâhîden altıncı binek Nebi (SAV)min önüne getirildi. Peygamberimiz (SAV) şöyle buyurdu: «Ey Muhammed (SAV) “İşte sen ve Rabbın” nidasını işitince ne diyeceğimi bilemiyerek hayret içerisinde kalakaldım. Kardan soğuk, baldan tatlı hayat veren bir damla dudaklarım üzerine damladı. O feyz hakikatının damlasıyla bütün enbiya ve mürselinin en fazla bileni ben oldum. Onun üzerine lisanımdan “Allah (CC) için mübarek tahiyyeler ve güzel salavatlar” cereyan etti. ( Esselâmü aleyke eyyühennebiyyü ve Rahmetullâhi ve Berakâtüh ) Kudsî cevabıyla ilâhî iltifatlara mazhar oldum. Bana tahsis buyrulan selâm ve rahmeti sübhânîden ihvanım olan bütün enbiya ve mürselini, bütün iman eden müslümanları hissedar etmek için: ( Esselâmü aleynâ ve ‘alâ ‘ibadillâhis Sâlihîn ) dedim. Melâike-i Kiram ( Neşhedü en Lâ ilâhe illallâh) Şehadet kelimesiyle lisanı süsleyince, Hak Celle ve Alâ: «Meleklerim doğru söylediler. Allah (CC) benim, benden gayrı ilah yoktur.» Buyurdu. Yine melaike-i Kiram ( Neşhedü enne Muhammeden Rasûlüllah ) Deyince Cenab-ı Hakk «Meleklerim doğru söylediler. Muhammed (SAV) benim kulum ve rasûlümdür.» buyurdu. Cenab-ı Aliyyil Âlâ’dan (CC) gaybî bir nida ve hitap geldi ki: «Ey Muhammed (SAV)! Bana naz ve niyaz arzederek, ne istersen dile. Ey Muhammed (SAV)! Sen söyle ben işitirim, ben söylerim Sen dinlersin.» Bu ilâhi müsadeye dayanarak Nebiyy-i Zişan (SAV) Efendimiz Melekûtu Âlâya yaklaşmak ve Cenab-ı Mevlâ’ya (CC) komşu olmak istedi. Bu talep üzerine «Ey yanımda mahlûkatın en şereflisi olan Habibim (SAV)! Sen bana dönmek istersen kullarımı bana kim davet edecektir.» Manasında Rabbani bir hitap vuku bulunca Habib-i Rahman (SAV) Efendimiz: «Ey Rabbim (CC)! Sen onları davete mutlak kadirsin. Bana ihtiyacın yoktur. Zaten ben Sensiz onları davet etmeye muktedir değilim.» deyince şöyle bir ilâhî hitap sadır oldu ki: «Ey Habibim (SAV)! Nebiyy-i Zişanım (SAV). Doğru söyledin, lakin ilâhî ezelimde diğer nebîler üzerine fazilet ve üstünüğün zahir omak için Senden sonra nebî gelmeyecektir. Şu kadar ki bu makam her bir vakitte ki namazda Senin içindir. Vakit geldiğinde namaz için kalktığında bu makamı görürsün. Bu yüce makamdan ürnmetini de nasibdar ettim. Bir kul kerim olan Rabbının münacatından lezzet bulur, itaat ve ibadet-i İlâhîyesine devam eder, Rabbânî rızasını tahsile gayret eder ve Hakk’tan (CC) korku ve haşyetinden dolayı günahları için ağlarsa o kul bahtiyardır.» [1] Kehf S. A.1 [2] Bakara S. A.253 [3] Necm S. A.18 [4] İsra S. A.1 [5] Necm S. A.9 [6] Necm S. A.8 [7] Necm S. A.18 [8] Hicr S. A.88 [9] Zuha S. A.5 [10] Saffat S. A.164
Vahiy mektebinin edîbî olan HZ. Peygamber (SAV) Efendimiz bu ilâhî iltifat ve hitaptan sonra şöyle arzı niyaz ettiğini beyan eder: «Ey Rabbim (CC)! bu gecede babam Abdullah’ı annem Amine’yi yanı ehli aşiretimi iltizam etmiyorum. Fakat ümmetimden âsi olanları lütuf ve rahmetine mazhar, azabından emniyet ve selâmete nailiyet buyurmaklığını istiyorum» Şöyle bir ilâhî hitap varit oldu ki: «Ey Muhammed (SAV)! Bu can vücutta olduğu müddetçe tevbe kapısı açıktır.» «Ey Rabbim (CC)! Ümmetimin geniş olan rahmanî rahmetinden daha ziyade nasipdar olmasını isterim.» Nida olundu ki: «Ey Muhammed (SAV)! Saadetle müjdele! Eğer nübüvvet derecesiyle benim yanımda izzetin pek yüksek olmasaydı, seni Melekût Âlemine mi’rac ve azametimin sırlarına vakıf eylediğim gibi ümmetini de bu şerefe mazhar eylerdim. Bununla beraber tazarru ve niyaz mihrabına karşı durup ihsan ve ihlâsın kemâlıyla namaz kıldıkları zaman rükû ve secdelerini onlara manevi rni’rac kıldım.» Bu ilâhi lütuf üzerine tekrar münacaat ettim ki: «Ey Rabbim (CC)! Ümmetim için daha fazlasını isterim.» Şöyle bir nidayı ilâhî geldi: «Ey Muhammed (SAV)! Saadetle müjde ver. Ümmetinden her kim daima oruç tutar, fukaraya yedirir, aşikâre selâm verir, insanlar uykuda oldukları zaman kendisi namaz kılarsa selâmetle Cennete girerler.» «Ey Rabbim (CC)! Ümmetim hakkında daha ziyade lütuf ve ihsan isterim.» Bana şöyle nida olundu: «Ey Muhammed (SAV)! Saadetle müjdele! Her kim Ramazan-ı Şerif ayında oruç tutar ve Şevval-i Şerif’te de altı gün oruç tutarsa, bütün seneyi oruçlu geçirmiş olur.» «Ey Erhamerrahimîn (CC)! Daha fazlasını isterim.» Bir müjde nidası aldım ki: «Ey Muhammed (SAV)! Saadetle müjdele! Ümmetinden yatsı ve sabah namazlarını cemaatle kılan kimseyi Siddıklar zümresine sokar, işaretle bile olsun iadeyi selam eden kimseyi müslümanlardan yazarım.» «Ey Âlemlerin Rabbi (CC)! Bütün ümmetim için daha ziyade ihsan beklerim.» «Onların hepsini rahmeti ilâhiyyemden nasibdar kıldım. Ey âli Himmet (SAV)! Bu ümmet hakkında şefkat ve merhametin ne kadar çoktur? Öyleyse onların ümitlerine lezzet verecek olan “Ey nefislerine karşı haddi aşmış kullarım! Allah’ın (CC) rahmetinden ümidi kesmeyiniz; çünkü Allah (CC) bütün günahları mağfiret buyurur. Şüphesiz ki O (CC), çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.”[1] İlâhî müjdesini kulaklarına oku. Bundan başka yevmi kıyametten sonra da şefaat Senindir.» İbn-i Abbas (RA) buyururlar ki: «Enbiyayı İzamdan yalnız iki Nebiyyi Zîşana halveti mutlak hâsıl oldu. Birisi Yunus (AS) dır ki balığın karnında, diğeri Muhammed Mustafa (SAV) Efendimizdir ki, Melekût Âleminde bu saadete nail oldu.» Bu iki miracı şerifin sebebine gefince: Bazı kâfirler dediler ki, Ulvî âlem, Allah-ü Teala (CC) Hz.leri’nin yer yüzü ve denizler başkasınındır. Cenab-ı Hakk (CC) onları yalanlamak için Yunus (AS) mın rniracının denizde suyun ortasında, Muhammed (SAV) Efendimizin miracının ise Ulvî Âlemlerin üstünde olmasını irade buyurdu. Yunus (AS) Miracı hakkında ki hadisenin özeti şudur: Yunus (AS) ümmetine dargın, eziyetlerine tahammül edemediği halde onlara şefkat etmekten saparak içlerinden çıkıp gitti. Cenab-ı Hakk (CC) ona geniş olan arazîyi darlaştırıp ilâhî takdirin şevkiyle denizin kenarına geldi. Yolcularını alıp kalkmak üzere bulunan bir gemiye bindi. Halinde parlayan nur ve vakar sebebiyle gemi halkı pek ziyade hürmet gösterdi. Deniz dalgalanarak gemi batmaya başladı. Gece karanlığı basıp herkes can telâşında olduğu halde: «Ey gemi hal kıl sizin içinizde bir âsi kul vardır. Onu bana atın. Yoksa hepinizi yutacağım» diye deniz onlara nida etti. Yunus (AS) bulunduğu yerden sıçrayıp «İstenilen benim.» dedi. Gemi halkı ise «Hayır vallahi aramızda kürra çekilmedikçe sözünü doğrulamayız» diyerek kurra attıklarında Hz. Yunus (A.S.) ma isabet etmesiyle «Ben size demedim mi idi?» Sözüyle hemen mübarek vücudunu denize attı. Derhal onu bir balık yuttu. Bu balık Yunus (AS) ma eziyet vermemek için ve her türlü kötülükten muhafaza etmek şartıyla denizin dibine indirmeye Hakk (CC) tarafından memur oldu. Hz. Yunus (AS) mın gizli olduğu yer, kendisinden başkasının ayak basmadığı yerdi. Kendisine şöyle nida olundu: «Ey Yunus! Sen Azimüşşanla denizin dibinde öyfe bir halvet edeceksin ki bu saadete senden başka kimse nail olmamıştır.» Yunus (AS) da: «Ey izzet Sahibi! Beni denizin dibine kim indirecektir?» Sorusuna: «Oraya Kudreti İlâhiyyemle balık ulaştıracaktır.» Diye ilâhî bir hitap geldi. Seyyidül rnükerrem, Nebiyy-i Muazzam (SAV) Efendimizin halveti ise yedi kat göklerin üzeri ve miraca götürme vasıtası da Burak ve Refref idi. Bununla beraber ne denizin altına inen Yunus (AS) dan Hakk (CC) daha uzak oldu, ne de Arş-ı Âlâ’ya yükselen Habib-i Hüdâ (SAV) daha yakınlık buldu. Belki Hakk Celle ve Ala hazretleri bu iki halvetle her iki nebiyyi zişana şah damarından daha yakın oldu. Yunus (AS) ilâhî kudretin eşsizliğini görmek için denize ve âlemler için rahmet olan Efendimiz ise Cenab-ı Hakk’ın (CC) eşsiz ayet ve Melekütunu, izzetinin acâibini temâşâ için Arş-ı Alaya yükseltildi. ( Sümme denâ fetedellâ )[2] Ayeti kerimesinin tefsirinde tahkik ulemâsı dediler ki: «Muhammed Mustafa (SAV) Efendimizin Rabbına (CC) yakınlığı rahmet ve letaifin yakınlığı idi. Bu yakınlık, mesafeyle vasf olunamaz. Aradan aralık gitmiş, keyfiyet mahv ve izmihlal olmuş, Mekân ve zamandan eser kalmamışken ( Kâbe Kavseyni ev ednâ )[3] Mertebesi oldu. O Habib-i Kibriya (SAV), mekân, zaman ve ekvan olmadığı halde Rabbı Kerimini (CC) buldu. O’nun (CC) tarafından: «Ey Muhammed (SAV)! Bana yaklaş.» Nidasına mazhar olunca hüdâ Cemâlinin nuru Efendimiz (SAV): «Ey Rabbim (CC)! Taraf yok olmuş, iki ayağımı nereye basayım?» Deyince «Bir ayağını diğerinin üzerine koy, ta ki mahlukatın hepsi benim zaman ve mekân, evan ve ekvan, gece ve gündüzden, hudud ve aktardan, hat ve miktardan münezzeh olduğumu bilsinler. Ey Muhammed (SAV)! Ben Senin için celâl perdemi kaldıracağım. Vuslat kapımı açacağım. En güzel hitabımı işittireceğim. Muhabbetimin şarabıyla Seni kandıracağım. Evliya-i Kiram için hazırladığım ilâhi nimet ve lütuflarımı görmekliğin için Cenneti, düşmanlar için hazırladığım azabımı müşahede etmekliğin için narımı göstereceğim. Ondan sonra kemâl ve izzetimde benzer ve misilden, müsavi ve denklikten, eş ve vezirden, vuslat ve ayrılıktan münezzeh olduğumu görüp bilmekliğin için celâlimi gösterip Cemâlin perdesini Sana açacağım. İşte ben ey Habibim (SAV), Sana ezelî vahdetimin kapısını, Cemâl ve vuslatımın örtüsünü Senin için açtım. Büyük olan azametim de onun için tecellî etti.» Kemâlinin sultanı ve Celâline layık olan şeyle kerim zatını O’na (SAV) müşahede ettirdi. O da (SAV) Rabbi Zülcelâlini (CC) ortak ve benzerden münezzeh, hacetler için bütün mahlukattan, ayıp ve noksanlıklardan pak ve mukaddes, aile ve çocuk edinmekten müstağni olarak ne bir şeyde, ne bir şeyle, ne bir şey üzerine kâim, ne bir şeye bişitik, ne bir şeyden ayrı, ne sûret ne cisim, ne araz, ne cevher, ne yer tutan, ne mükayyit, ne benzeyen, ne misli olan, hasılı «O’nun (CC) misli gibi hiç bir şey yoktur.»[4] olduğu halde baş ve kalp gözüyle Rabbısını (CC) gördü. İşte bu açık tecellî ve vuslattan sonra «Cebrail (AS) vahyetti, Allah’ın (CC) kuluna vahy ettiğini!»[5] İlâhî beyanı üzere Efendimiz (SAV) harf ve sessiz Hüdanın (CC) kelâmını işitip, farz olan şeyleri eda ederek gecenin karanlığında yatağına döndü. -------------------------------------------------------------------------------- [1] Zümer S. A.53 [2] Necm S. A.8: “Sonra yaklaştı da sarktı.” [3] Necm S. A.9: “Böylece Peygambere olan mesafesi ikiyay aralığı kadar, yahut daha az oldu.” [4] Şura S. A.11 [5] Necm S. A.10 Rasul-i Ekrem (SAV), Mi’racdaki rûhani müşahedelerini ve orada gördüğü rnelekûtî ayâtı anlattığı zaman Kureyş, bunlara dalâlet demişti. Acaba niçin böyle dediler? Çünkü onların bir ruhani tecellîleri görecek gözleri, onların bu sermedi sesi duymaya lâyık kulakları, onların bu ilâhî sırları kavrayabilecek akıl ve kalbleri yoktu. Çünkü görülen şeyler, Kadîr ve Hakîm olan Allah’ın (CC) tecelliyât-ı bâhiresi idi. O nurânî cesede hangi cisim manı olabilecek, hangi mesafe uzun gelecek? Onda mesafe kaydı ortadan kalkmıştır. Burada hayretle karşılanacak cihet Hz. Muhammed (SAV) Efendimizin Miracı değil, müşriklerin onu inkar etmeleridir. Varlığı, yalnız bu maddi âleme mıhlayıp çakmak istemek ne kısa görüştür! Sayısız âlemleri, bu uçsuz bucaksız fezaları, kısaca akıllara hayret verecek bu kâinatı dar tabiat ve zerre hududu içinde sıkıştırmak bilgisizlikten başka ne ile izah olunabilir? Fakat, bu nur ve sürat asrında Miracı inkâr etmek mazur görülemez. «Asrımızda ilim, isrâyı yani cesedin seyrini ve ruhun Miracını kabul etmektedir. Çünkü salim kuvvetlerin bir oraya gelmesi sayesinde Morkoni, Venedik’te bulunan gemisinin üzerinden esîr dalgaları vasıtasiyle verdiği bir elektrik cereyanı ile, ta Avustralya’da ki Sidney şehrini aydınlatmıştır. Bu günkü ilim ve fen, esir dalgalarının radyolarla ses ve hatta resimleri nakletmesini, televizyonu kabul ettiği gibi, insanların dimağlarındaki düşünceleri anlamaya ve okumaya dair nazariyeleri de kabul etmektedir. Mazide hayal sanılan bu gibi şeyler bu gün gerçekleşmektedir. Tabiatın gizli kuvvetleri keşfolunmakta ve hergün yeni, yeni nice hakikatlar meydana çıkmaktadır. Böyle olunca Hz. Muhammed (SAV) Efendimiz gibi lahuti feyzin kemâlinde bulunan, kudsiyyat âleminin yegâne nuru olan bir zatın Mekke’den Kudüs’e yani Mes-cid-i Haram’dan Mescid-i Aksâ’ya gelmesi ve Miraca çıkarak Allah’ın (CC) birçok ayetlerini görmesi neden mümkün olmasın? Bunu bugünkü ilim kabul etmektedir Su hadisedeki manâların güzelliği ve ihtişamı bize Hz. Muhammed (SAV)ın ruhunda ruh ve kâinat birliğini göstermektedir. Bu fânî hayatın vehimlerinden sıyrılarak en yüce hakikatin künhüne varmak ve o yüce hakikate nisbetle kendi mevkiini ve bu âlemin mevkiini tanımak isteyen insan, idraki nisbetinde bunları kavrayabilir.»[1] Böylece O (SAV) âlemlere rahmet olarak gönderildiğini bilfiil ispat etmiş ve O’nun (SAV) mübarek dininin nurları beşeriyetin yolunu aydınlatan bir meşale halinde dünyanın her tarafına saçılmıştır. MİRAÇ GECESİNİ NASIL İHYA ETMELİYİZ? Mübarek Mirac gecesi İlâhî feyzlerin nuruyla dolu olduğundan şüphe yok ki her mümin rahmet nurundan iktibas etmek için o mukaddes geceyi ibadetle ihyaya çalışmalıdır. Böyte bir ibadet ise «De ki: Allah’ı (CC) seviyorsanız bana uyunuz ki, Allah (CC) da sizi sevsin ve sizin için günahlarınızı yarlığasın.»[2] ilâhî emrince bütün nebilerin efdali olan (SAV) Efendimizin sünnet-i şerifine uymakla olur. Bu hikmete mebni o mübarek gecenin nasıl ihya edilmesi lazım geleceğini evliyâullahın büyüklerinden Abdülganî Nablusî (RA) Hz.leri, Hz. Peygamberin (SAV) sünnetinden iktibas ederek, bir mümin mübarek Mirac gecesinde yatsı namazını kıldıktan sonra her dört rekatta selam vermek ve her rekatta Fatihâ-i serifeden sonra zammı sure okumak şartıyla on iki rekat namaz kılar ve bu namazı kıldıktan sonra yüz kerre «Sübhânellâhi vel hamdü lillâhi velâ ilâhe illallahü vallâhü ekber, velâ havle velâ kuvvete illâ billâhil ‘aliyyil ‘azîm.»; ve yüz kerre «Estağfirullah el ‘azîm ellezî lâ ilâhe illâhû, el hayy el kayyûme ve etûbü ileyh» ve yüz kerre «Allâhümme salli ‘alâ seyyidina Muhammedin ve ‘alâ âlihi ve sahbihi ve sellim» okur ve ondan sonra secdeye vararak o halde hacetini arz-ı niyaz ederse Cenab-ı Erhamürrahimîn (CC) lütf-u ve keremi ile hacetini kaza buyurur. S O N -------------------------------------------------------------------------------- [1] M. Hüseyin Heykel, Hayat-ı Muhammed (sav) [2] Al-i İmran S. A.31