HIRİSTİYAN SİYONİSTLER HIRİSTİYAN SİYONİSTLER 1-Hıristiyan Siyonistliğin Tanımı İsrail-Filistin çatışmasındaki aşırı dini gruplar düşünüldüğü zaman hemen İslam ve Yahudilik adı altındaki dini gruplar akla gelir. Oysa daha az adı duyulan, Türkiye'de neredeyse hiç duyulmayan, aşırı Hıristiyan gruplar ihmal edilmeyecek bir öneme sahiptir. Eylemleri çatışmayı fişekleyen ve hedefleri hem İsrail’i hem de Filistin’i tatmin eden bir barışa karşı olan gruplar “aşırı” olarak nitelendirilmektedir. Bu tanıma uyan Hıristiyan gruplar genellikle fundamentalisttir (radikaldir) ve tümü de İsrail yandaşıdır. Hatta varlık amaçları noktasında birçok İsrailli’den daha da aşırıdırlar. Üyeleri arasında neredeyse hiç İsrailli ya da Filistinli bulunmazken bazı gruplarda liderler İsrailli olabilmektedir. Bazı gruplar, İsrail hükümetlerinin siyonist politikalarını ya da aşırı Yahudi grupları direk olarak destekleyerek Orta Doğu’daki çatışmayı yoğunlaştırmaktadır. Diğer gruplar daha dolaylı yollardan çalışmaktadırlar. Bu gruplar, İsrail’e ve İsrail aşırı gruplarına dışardan bağış toplamakta ve yabancı ülkelerde İsrail’deki çatışmalar hakkında İsrail lehine yanlış bilgilendirmeler yapmaktadırlar. Ayrıca bu gruplar kendi ülkelerindeki hükümetlerde İsrail’e destek için lobi oluşturmaktadırlar. Özellikle ABD’deki lobi oldukça kayda değerdir. ABD’deki, bu grupların yer aldığı İsrail yanlısı lobinin Kongre’deki etkisi o denli büyüktür ki, İsrail hükmetine Amerika’dan her yıl 5.5 milyar dolar para akmaktadır. 2-Teolojik Alt Yapısı İlk bakışta fundamentalist olan bu Hıristiyan grupların bir Yahudi devletini desteklemeye bu kadar hevesli olmaları açıklanamaz görülebilir. Destekleyişlerinin arkasındaki neden onların Kitabı Mukaddesi yorumlayışlarıdır. Onlar, Tanrı kelamı olarak Kitabı Mukaddesin edebi manasına inanmakta ve Kitabı Mukaddes’te geçen belli bazı bölümleri İsrail’deki Megiddo ovasında yapılacak olan son büyük savaşı önceden bildirdiği şeklinde yorumlamaktadırlar. Bu son savaş Kitabı Mukaddes’te İbranice Armagedon diye geçmektedir. Armagedon ‘Megiddo tepesi’ anlamına gelmektedir. Yani bu savaş bugünkü İsrail’deki Megiddo ovasında gerçekleşecektir. Armagedon ancak ve ancak Yahudilerin bir millet olarak “Eretz İsrail” (Vaat edilmiş topraklar)da yeniden bir araya gelmelerinden sonra gerçekleşecektir. Bu Hıristiyan gruplar Yahudilerin Tanrı’nın tek seçilmiş kulları olduğuna ve onlara Tanrı’nın dünyevi iyilik, kendilerine ise uhrevi saadet vaat ettiklerine inanmaktadırlar. Tanrı kendilerine uhrevi saadet vaat ettiği için bu Hıristiyan siyonist gruplara mensup olanlar kendilerini Yeniden Doğmuş Hıristiyan olarak tanımlamakta ve bu son savaş Armagedon’u görmeyeceklerine, ve bu dönemdeki acıların hiçbirini çekmeyeceklerine inanmaktadırlar. Çünkü onlar kendilerinin Tanrı tarafından gökyüzüne yükseltileceklerine inanmaktadırlar. ‘Rapture’ (vecde dalma, aşırı sevinç anlamına gelen İngilizce bir kelime) adını verdikleri bu olay ancak ve ancak Yeniden Doğma Hıristiyanların başına gelecektir. Diğer çeşitli kiliseler tarafından da kabul edilen bu doktrine “milenyalist” denilmektedir. Çünkü Kitabı Mukaddes’te bu savaşın ikibinli yıllarda olacağına dair işaretler bulunmakta ya da bu kitap öyle yorumlanmaktadır. Diğer yandan, İsa Mesih bu savaşta gökyüzünden inecek ve Deccal”i burada öldürecektir. Bundan sonra krallığını kuracak ve yıllar süren bir barış dönemi başlayacaktır. İşte fundamentalist Hıristiyan Siyonistlerin İsrail’e olan yakın ilgileri, Mesih’in ikinci gelişine yol açacak olan bu savaşı bir an önce yerine getirmek için çalıştıklarına dair inançlarında yatmaktadır. Hıristiyan Siyonistliğin doktrinini tanımlamak için sıkça kullanılan diğer bir terim ise “dispensationalisttir”. ‘Dispensation’ kelimesi İngilizce’de şu anlamlara gelmektedir: 1- Dağıtma, bölme, idare, tertip. 2- Muafiyet, af, hariç tutma, dışında bırakma, istisna. Hıristiyanlık’ta ise terim olarak ‘bir dinin etkili olduğu dönem’ ve ‘kilise tarafından çok özel olarak verilen izin’ manalarına gelmektedir. Bu Hıristiyan Siyonist gruplar Kitabı Mukaddes’te dönüm noktası olan yedi adet aşama, dönem belirledikleri için kendilerine “dispensationalist” demektedir. Aynı zamanda bu Hıristiyan gruplar kendilerini Armagedon savaşı öncesinde, o zamandaki felaket ve acılardan ayrı tuttukları, kendilerinin muaf tutulduklarına inandıkları için onlara Türkçe’de “muafiyetçi” denilmesi uygun görülmektedir. Kitabı Mukaddes’te kehanet edilen ve muafiyetçilerin inandıkları dönüm noktası, yedi aşama şunlardır: -Yahudilerin Filistin’e geri dönmeleri. -Yahudi Devletinin kurulması. -Dünyanın, İsrailoğulları dahil, tüm uluslarına İncil’in vaaz edilmesi. -Rapture (Vecd). Kilise’ye iman edenlerin Cennet’e yükseltilmesi. -Tribulasyon (Felaket dönemi). Yedi yıl sürecek olan felaket dönemi. Bu dönemde, Yahudiler ve diğer imanlılar zulüm görecekler. Ancak yine bu dönemde iyilerle Deccal önderliğindeki kötüler savaşacaklar. -Armagedon savaşı. İsrail’deki Megiddo ovasında yapılacak savaş. -Deccal ve ordusunun yenilmesi ve Mesih’in krallığını kurması. Krallığın başkenti Kudüs olacak. Krallık Yahudiler tarafından yönetilecek. Bu Yahudiler Mesih’e bağlanacaklar ya da Hıristiyanlığa dönüş yapacaklar. Bu aşamalar muafiyetçiliğin temelidir. Ancak değişik muafiyetçi gruplar arasında bazı farklılıklar olabilmektedir. Örneğin Yahudilerin akıbetleri hakkında bazı farklılıklar bulunabilir. (Toptan dönüş yapmaları vs.) muafiyetçiler kehanetin gerçeklesecegi yerler olarak cografi konum tespit etmekten hoslanirlar, Israil’deki Megiddo ovasi gibi. Muafiyetçiler, Deccal hakkindaki bölümlerde geçen bazi Ibranice kelimelerin, Ingilizce Rusya ve Moskova kelimelerini çagristirdigini düsünerek Deccal’in Rusya tarafindan yönetilecegi seklinde yorumlamaktadirlar. Armagedon savasinin nükleer silahlarla yapilacagini ve Rusya’ya karsi Israil’in yaninda yer alacak ABD’nin ahlaki çöküs yasayacagina inanmaktadirlar. Birçok fundamentalist-muafiyetçi lider tarafindan en etkili olarak gösterilen Hal Lindsey’in The Late Great Planet Earth (Merhum Büyük Gezegen Dünya) adli kitabi bu teolojiyi en iyi anlatan ve bu konuda en çok satan kitaptir. Muafiyetçiler tarafindan motive edilen ba?ka bir görü? ise kendilerinin Nazilerin yapmy? oldu?u Musevi katliamyny ve Hyristiyanlyk taryhindeki anti-semitik geçmi?i telafi etmek istedikleridir. Ancak bazy gruplar için bu bir çeliskidir. Çünkü zaten bu gruplar Hyristiyanlaryn Yahudiler üzerindeki üstünlü?üne inanmaktadyrlar. Örne?in, Yahudilerin Tanry’nyn seçilmi? kullary oldu?una ve Mesih’in ikinci geli?i için bir aracy olduklaryna, bu rolü oynadyklaryna inanirken ayni zamanda Yahudilerin Mesih’i kabul etmezlerse kendileri gibi cennete kabul edilmeyeceklerine inanmaktadirlar. Baska bir çeliski de sudur: Muafiyetçiler, Yahudi Diaspora’sinin hatta Nazi Katliaminin Yahudilere hem Mesih’e inanmadiklari hem de O”nu öldürdükleri için Tanri’nin bir cezasi oldu?u inancina da sahiptirler. 3-Hıristiyan Siyonistliğinin Tarihi Hiristiyan Siyonizminin tarihi aslinda bugünkü Israil devletinden hatta Yahudi Siyonizminden bile çok öncedir. (Israil 1948 yilinda kuruldu). Ortaya çiktigi teolojinin kökü Kitabi Mukaddes’in, Kilise hiyerarsisi disinda kalan insanlarin Kitabi Mukaddesi okuma ve onun mesajini yorumlamasina imkan veren anadile çevrilmesinden hemen sonraki asra dayanmaktadir. Filistin’de bir Yahudi ulusunun kurulmasinin, Mesih’in ikinci gelisine isaret edecegi fikri ilk olarak Oliver Cromwell ve Paul Felgenhauever gibi 17. Yüzyil Protestan lider ve teologlarin söylev ve yazilarinda belgelendirilmistir. (Halsell, 135) 19 yy. sonlarina dogru Protestan Hiristiyanlar bu kehanete ‘faal’ yaklasimlarda bulunmak ve böyle bir devleti kurmak için önerilerde bulundular. İngiltere’deki önde gelen ilk Siyonist Lord Anthony Ashley üvey kayinpederi Ingiltere’nin Dis Iliskiler Sekreteri’ni Kudüs’te Ingiliz Konsoloslugu açmasi için etkiledi. Bu konsolosluk, 1839 yilinda Filistin’deki tüm Yahudileri, Osmanli vatandasi olmalarina ragmen, hakimiyeti altina aldı. Protestan Hiristiyanlar, özellikle Ingiltere ve Amerika’da ve Avrupa’nin diger bölgelerindekiler, 19 yy. boyunca, Filistin’de bir Yahudi devleti kurulmasi gerektigini sik sik dile getirdiler. 1848 yilinda, Amerika’nin Kudüs Konsolosu Warder Cresson, Ingiliz Hirisiyan-Yahudi toplulugunun yardimiyla Refaim Vadisinde bir Yahudi yerleskesi kurdu. 1898 yilinda, Amerika’nin Filistin Konsolosu Edwin Sherman Wallace söyle söylemekte idi: “Toprak bekliyor, insanlar gelmeye hazir ve yasam kosullari saglanir saglanmaz ve hayat güvence altina alinir alinmaz gelecekler. Ya bunu kabul edin ya da mutlak kehanetleri degersiz kabul edin.” Ancak ilk Hiristiyan Siyonistlerin motive edici yaklasimlari yalnizca teolojik açidan degildi. Anti-semitizm de önemli bir motivasyondu. Avrupali birçok Siyonizm savunucusu, Avrupa’nin Yahudilerden temizlenecegi düsüncesiyle bu ise tesvik edildiler. Anti-semitizm ve Yahudileri Tanrinin seçilmis kullari olarak yüceltme, bugünkü Hiristiyan Siyonist hareketlerinde de çeliskili bir sekilde bir arada var olmaktadir. Motivasyonu her ne olursa olsun, Hiristiyan Siyonist hareketi, Siyonizmin Ingiliz ve Amerikan hükümetlerine yerlesmesinde büyük ölçüde rol oynamistir. 1985 yilinda Benjamin Netanyahu’nun, Birlesmis Milletler Israil Büyükelçisi iken Israil Milli Kahvalti Duasi sirasinda söyledigi gibi; “Gerek Ingiliz gerekse Amerikali Hiristiyan Siyonistlerin yazilari Lloyd George, Arthur Balfour ve Woodrow Wilson gibi çok önemli liderlerin düsüncelerini direk olarak etkilemistir.” 4-Bazı Hıristiyan Siyonist Gruplar KUDÜS ULUSLAR ARASI HIRISTIYAN BÜYÜKELÇILIGI (INTERNATIONAL CHRISTIAN EMBASSY JERUSALEM): Kisa adi ICEJ. 1980 yilinda, Israil’in illegal olarak, fakat uluslararasi kanunlara göre (!) Filistin’e ait Dogu Kudüs’ü isgal ettikten ve uluslararasi kamuoyu ‘birlesik’ sehrin Israil’in baskenti olmasini red ettikten sonra kuruldu. İsrail’in baskenti olarak bölünmemis bir Kudüs fikrine Hiristiyan destegini ifade etmek için kuruldu. Bu da muafiyetçi-milenyalist bir organizasyondur. ICEJ, Hiristiyan Siyonist Kongresi adini verdikleri bir toplantida bir araya gelmektedirler. Bu toplantilarda hem Israilli hem de Hiristiyan delegeler konusma yapmakta ve üyelerin oylamalarıyla organizasyonun hedefleri ve ideolojisini ortaya koyan kararlar alınmaktadır. Son konferansın sonuçları detaylı bir şekilde ICEJ’in III. Uluslar arası Hıristiyan Siyonistler Kongresinin Bildirisinde ortaya kondu. Bazı önemli maddeler şöyledir: ICEJ; Eretz İsrail toprakları içerisinde bir Filistin Devleti’nin kurulmasını kınamaktadır. ICEJ yayınlarında; Filistin Yetkesi hakkında Filistin Kurtuluş Örgütü diye bahsetmektedir. Bir Filistin Sözleşmesinde ya da herhangi bir Filistin elçisinin talebiyle, İsrail’in elimine edilmesi ya da Eretz İsrail güvenlik bölgesi içerisinde İsrail’in haklarının reddedilmesi yer aldığında ICEJ tarafından bu madde şiddetle feshedilmelidir. Bu madde şu anlama gelmektedir: Filistin Yetkesi, Eretz İsrail sınırları içerisinde bir Filistin devleti kurulmasından söz etmeye devam ettiği müddetçe Filistin Yetkesi feshedilecektir. Açıkçası bu Filistinliler ve birçok İsrailli açısından hiç gerçekçi değildir. Çoğu İsraillinin ılımlı yaklaşımına karşı ICEJ Siyonizme aşırı bir mana yüklemektedir. İsrail hükümeti ICEJ’den daha ılımlı olmasına rağmen bu organizasyona sürekli destek vermektedir. Her İsrail başbakanı ICEJ’in kuruluşundan bu yana ICEJ’in törenlerinde konuşma yapmıştır. ICEJ, Tanrı’nın emriyle çalıştıklarına ve Kitabı Mukaddes’teki kehanetleri yerine getirecek vazifelerinin, Yahudileri ve İsrail ulusunu desteklemekten çok daha önemli olduğuna inanmaktadırlar. Alman Jan van der Hoeven Birinci Hırisityan Siyonist Kongresinde şöyle konuşmuştur: “İsraillilerin ne istediği umurumuzda değil! Bizi Tanrı’nın dediği ilgilendirir! Tanrı o toprakları Yahudilere verdi!” (Halsell, 133) Siyonist amaçlarına hizmet amacıyla ICEJ, dünyanın dört bir yanından fundamentalist Hıristiyanları İsrail turuna (Batı Şeria’nın bir bölümüne) çıkarmaktadır. İsrail hükümetiyle koordine bir şekilde çalışarak Yahudilerin Çardaklar Bayramı (Feast of the Tabernacles, ya da Succoth) tatilinde paket turlar düzenlemekte ve her yıl binlerce Hıristiyanı buraya çekmektedir. Turlar vasıtasıyla mesajını uluslar arası düzeyde duyuran ICEJ aynı zamanda Arap ve eski Sovyetler Birliği ülkelerinden İsrail’e Yahudi göçünü desteklemektedir. Bu göçmenlere çeşitli sosyal yardım da sağlamaktadır. Örneğin tartışmalı İsrail yerleşimleri gibi. Ancak yerleşim desteği ICEJ’in en vurucu desteği değildir. Avusturya, Yeni Zelanda, Almanya ve ABD’deki kiliselerden topladığı bağışlardan, İslami kutsal yerleri yıkmaya çalışan Yahudi terörist gruplarına para aktardığına dair iddialar da bulunmaktadır. İsrail hükümeti tarafından kendisine verilen açık onay, uzun zamanda elde ettiği yüksek mevki ve merkezinin Kudüs’te bulunması sebebiyle ICEJ, Hıristiyan Siyonist eylemlerin merkezidir. Diğer birçok Hıristiyan Siyonist örgüt onun politik tutumunu taklit etmekte ve Orta Doğu konularına ilişkin onun ‘Hıristiyan’ yorumlarına güvenmektedir. ICEJ, Middle East Digest (Orta Doğu Raporu) adlı bir dergi çıkarmaktadır. Bu dergi Orta Doğu hadiseleri hakkında İsrail yanlısı bir tutum sergilemektedir. Bazı başlıkları; “Hitler’in Yahudileri yok etme görevini Arafat aldı” Haziran 1997, “Orta Doğu Masalı: Filistin sorunu Bölgesel barışın merkezi değil” Ocak 1997, “İsrail’e karşı savaş komplosu: İran, Irak, Suriye ve FKÖ ittifakı” Mart 1997. Middle East Digest dergisi, Filistin Yetkesi ile FKÖ arasında bir fark olmadığını belirtmekte ve Filistin hükümetini terörist örgütlerle bir tutmaktadır. Bu uygulama bütün Hıristiyan Siyonist edebiyatının ortak teması ve anti-Filistin eğilimini teşvik edicidir. KUDÜS KUTSAL MABED KURUMU (JERUSALEM TEMPLE FOUNDATION) Kısa adı JTF olan Kudüs Kutsal Mabed Kurumunun amacı, El-Aksa Camisini ve Muallak Taşını yıkmak ve yerine 3. Yahudi Tapınağını inşa etmeleri için Yahudi müfrit gruplara yardım etmektir. Yeniden Doğma Hıristiyan olan Terry Reisenhoover tarafından kurulmuştur. Reisenhoover hem İsrail hem de Amerikan vatandaşıdır. Kurumun uluslar arası sözcüsü Stanley Goldfoot’tur. Goldfoot aynı zamanda eski bir “Stern Gang” üyesidir. (Stern Gang ilk Yahudi gerilla gruplarından biri olup Filistin’den İngilizleri çıkarmak ve İsrail devleti kurmak için teroörist eylemler gerçekleştirmiştir. Kadın-erkek, çoluk-çocuk demeden Arapları katledip, Kral Davut Otelini bombalamış fakat hedeflerine de ulaşmışlardı. Bu grup İsrail’in ilk başbakanı David-ben-Gurion tarafından sadece kınandı. JTF’nin İslami mabedleri yıkmayı istemesinin nedeni Reisenhoover’ın, bugün bu mabedlerin bulunduğu yerde eskiden 2. Yahudi Mabedinin bulunduğuna dair Yahudi inancını desteklemesidir. Bazı aşırı uç Yahudi mezheplerinde, 3. Yahudi Mabedinin, Yahudi ırkını eski saflığına döndüreceğine inanılmaktadır. Yeniden Doğma bir Hıristiyan olmasına rağmen Reisenhoover, Yahudi teröristlerin motive edici bu eylemlerini desteklemektedir. Aynı zamanda Reisenhoover, İslam ‘lekesinin’ Hıristiyanlığın da kutsal şehrinden silinmesini istemektedir. Stanley Goldfoot, ICEJ’in bunu reddetmesine rağmen, JTF’nin ICEJ’den parasal destek aldığını belirtmiştir. Goldfoot, Hıristiyanlardan para toplamak için ABD’ye gitmiş, burada birçok Hıristiyan radyo ve TV programlarına çıkmış ve kiliselerde konuşmalar yapmıştır. JTF’nin topladığı para yılda, örneğin 1986’da, 100 milyon dolardır. Goldfoot ve Reisenhoover’ın yanısıra, birçok Amerikalı evanjelik-muafiyetçi lider de JTF için çalışmaktadır. Reisenhoover’ın kurduğu bir başka organizasyon da (Yahudi-Hıristiyan İttifakı Amerikan Forumudur ( the American Forum for Jewish-Christian Cooperation). Bu organizasyonun amacı tamamen İsrail için para toplamak ve Reisenhoover’ın hedeflerine ulaşmaktır. JTF’nin parasal destek verdiği eylemlerden bazıları şunlardır: 1983 yılında, aşırı uç, İsrail yandaşı 29 kişi, El-Aksa Camisine kuşatma altına almış, tutuklanıp mahkemeye çıkarılmışlardır. Avukat paralarını JTF karşılamış ve özgürlüklerine kavuşmalarını sağlamışlardır. JTF, şu anda caminin bulunduğu yerde yapılması planlanan 3. Tapınağın dizaynı için parasal kaynak sağlamaktadır. JTF, Ateret Cohanim Yeshiva gibi enstitülere para sağlamaktadır. Ateret Cohanim Yeshiva, 3. Tapınakta yerine getirilecek olan hayvan kurban etme gibi eski, antik, dinsel törenleri için Yahudi rahiplerini eğitmektedir. İSRAİL TOPLUMUNU GELİŞTİRME KURUMU- HIRİSİTYAN DOSTLARI (CHRISTIAN FRIENDS OF THE ISRAEL COMMUNITY DEVELOPMENT FOUNDATION) İsrail Toplumunu Geliştirme Kurumu (ICDF) Yahudi yerleşimcileri destekleyen İsrail’in bir organizasyonudur. İsrail Toplumunu Geliştirme Kurumu-Hıristiyan Dostları (CF/ICDF) ise, amacı Batı Şeria ve Gazze şeridindeki Yahudi yerleşimcileri, parasal yardım ve gönüllü projelerle desteklemek olan, Hırisityan-muafiyetçi bir Amerikan organizasyonudur. Motive edici programları “Bir Yerleşimci Edinme Programı”dır. Bu program, Amerika’daki kiliselerin, CF/ICDF aracılığıyla, belli bir Yahudi yerleşime sponsor olmalarını içermektedir. Kilise, CF’nin belirlediği bir yerleşimciye parasal kaynak sağlamakta ve yine CF’nin desteğiyle İsrail’e bu yerleşimciyi ziyaret gezileri düzenlemekte ve gönüllü projelere katılmaktadır. CF/ICDF, hangi kilisenin hangi yerleşimciyi edindiğini websitesinden duyurmaktadır. İnsanları Middle East Digest dergisi okumaya yönlendirerek ‘bilgi sahibi’ olmalarını sağlamaktadır. Kendileri de küçük bir gazete yayınlamaktadır. Bu gazetenin görüşüne bir örnek şöyledir; “Birçok asker toplayarak, konvensiyonel, biyolojik ve kimyevi silah yığınağı yaparak, sürekli savaş hazırlığı yapan düşmanlar İsrail’i kuşatmıştır. Daha güçlü silahlara sahip uluslar tarafından kuşatılmak, muhasara altına alınmış bir devlet için yeni bir şey değildir. ... FKÖ, Batı Şeria içerisinde, otomatik silahlı, eğitilmiş, gezici, 50.000’den fazla polise sahiptir.” CF/ICDF Gazetesi. Bunlar, Orta Doğu’daki duruma bir bakış açısı olabilir ancak bu perspektif gerçeği yansıtmaktan çok Hıristiyan destekçiler arasında İsrail’e bir sempati uyandırmak ihtiyacının etkisi altındadır. Oysa, 5.5 milyar dolar için Amerika’ya teşekkür borçlu İsrail, silahlanma konusunda komşularından daha güçlü durumdadır. Onların aksine İsrail nükleer silaha sahip ülkelerden biridir. Üstelik, burada bahsedilen polis güçleri, İsrail ile yapılan Oslo antlaşmasına uymakta ve Filistin sivil güvenlik bölgesi olan Batı Şeria içerisinde bulunmaktadır. Hatta, bazı bölgelerde bulunan İsrail ve Filistin ortak devriye polislerinin bulunuyor olması da Kudüs’teki durumu anlatan bu alıntıların nasıl bile bile yanlış aktarıldığını göstermektedir. Hıristiyan Siyonist grupların barış olanağına yavaş ve sinsice zarar vermek için yanlış haber yaymaları aktivitelerinden bir tanesidir. ICEJ ve CF/ICDF’in yanında, Orta Doğu hadiselerine yine aşırı açıdan yaklaşan yayınlarda bulunan, daha ılımlı Hıristiyan Siyonist organizasyonlar da bulunmaktadır. Bunlar arasında; İsrail Milli Hıristiyan Liderliği Konferansı, İsrail’in Hıristiyan Dostları, Hıristiyan Koalisyonu ve Ahlaklı Çoğunluk. Bu gruplar terörizmi veya Yahudi yerleşimlerini aktif olarak desteklememekteyse de, politik tutumları hiç ılımlı değildir ve Filistinliler tarafından da sevilmemektedirler. Bu organizasyonların etkisi, bölgesel barış şanslarını azaltan bir İsrail gündemine uluslar arası desteğine yardım etmektir. 5-Hıristiyan Siyonistler, ABD ve İsrail Amerika’nın İsrail Yanlısı Politikasının Önemi Amerika Birleşik Devletleri her zaman İsrail’in en sağlam desteği olmuştur. İsrail’i, işgal ettiği uluslar arası kabul edilen sınırların dışındaki bölgelerden vazgeçmesi için hiçbir zaman teşvik etmemiş ve hiçbir zaman bir Filistin devleti lüzumunu açığa vurmamıştır. Hatta, Amerika İsrail’e kayıtsız şartsız yılda 5.5 milyar dolar vermektedir. Bu miktar başka devletlerin aldığıyla karşılaştırılamaz bile ve yine başka hiçbir devlet parayı böyle istediği gibi kullanma özgürlüğüne sahip değildir. İsrail’in kurulmasından (1949’dan) 1996’ya değin A.B.D. parasal yardımından 62.5 milyar dolar almıştır. (Bir kıyaslama olması açısından şu belirtilmelidir ki; Aşağı-Sahara Afrika, Latin Amerika ve Karayipler aynı dönemde toplam 62.497.800.000 $ almıştır. ) Israil bu parayı neredeyse tamamen silah satın alma ve geliştirme ve Batı Şeria’daki Yahudi yerleşimcilere para sağlamaya ayırmaktadır. Amerika’nın dengesiz yardım politikası ve İsrail’in bölgedeki genişlemesini kınamayışı Orta Doğu çatışmasının sürmesine doğrudan yardımcı olmaktadır. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin bütün üyeleri tarafından 1967 yılında alınan 242 nolu kararına göre, İsrail dahil Orta Doğu ülkeleri sınırları içinde güvenli bir şekilde var olma hakkına sahiptir ve İsrail 1967 savaşıyla aldığı bütün toprakları Arap kontrolüne geri vermek zorundadır. Otuz yıl sonra, İsrail bu karara uymadı. Hem İsrail’in hem de A.B.D.’nin imza attığı BM Antlaşması (Özerk olmayan bölgelere ilişkin deklarasyon) ve Geneva Antlaşması’nda da silah zoruyla girilmiş bölgelerin alıkoyulamayacağı belirtilmiştir. Amerika, 1967’den bu yana parasal yardım politikasıyla İsrail’in uluslar arası kanunları çiğnemesini desteklemiştir. Çünkü, Amerika’nın gönderdiği paralar, İsrail hükümeti tarafından Yahudi yerleşimlerini ayakta tutmak ve silahlanmak için kullanmaktadır. Amerika’nın diplomatik ve finansal desteği olmasaydı İsrail çok daha önceden bu topraklardan geri çekilmeye zorlanırdı. Amerika’nın İsrail Yanlısı Politikasında Hıristiyanların Etkisi Amerika Birleşik Devletlerinde, milenyalist ya da muafiyetçi doktrinlere bağlı evanjelik-fundamentalist kiliselerle ilişkisi olan yaklaşık 40 milyon Hıristiyan yaşamaktadır. (Halsell, 154). Onlara göre, İsrail ve Siyonizm’e kayıtsız şartsız desteğin kaynağı dini kanaatleridir. Genel olarak evanjelik-fundamentalist kilise ya da örgüt liderleri aynı zamanda politik meselelerde de seslerini çokça duyurmaktadırlar. Bu gruplar arasında oldukça etkili olan iki grup, Hıristiyan Koalisyonu ve Ahlaklı Çoğunluk, bulunmaktadır. Bu örgütlerin liderleri Pat Robertson, Ralph Reed ve Jerry Falwell, İsrail ve Siyonizme kayıtsız şartsız desteklerini birçok vesilelerde dile getirmişlerdir. Fundamentalist liderler kilisenin politik görüşüne sıkı bağlılığı özendirmekte ve bu konuda genellikle de başarılı olmaktadırlar, şayet fundamentalist yandaşların sadakati evanjelik televizyonlarda gösterilip tanıtılırsa. Bu nedenlerden dolayı, Amerika’daki aşırı sağ Hıristiyan toplum, seçimlerde kazananların İsrail yanlısı politika izlemelerinde oldukça etkili olan bir gruptur. Fundamentalist seçmenin oylarının sayısından daha da önemlisi fundamentalist liderlerin hükümetin yüksek makamlarında eskiden beri yer almaktan hoşlanmalarıdır. En endişe verici örnek ise bu fundamentalist liderlerin, politik hayatı boyunca Ronald Reagan üzerindeki etkileridir. Birçok ortamda Reagan muafiyetçi teolojiye olan büyük ilgisini açıkça söylemiştir. Amerika’nın dış politikasındaki muafiyetçi teolojinin başlıca kolları şunlardır: İsrail yanlısı politika, nükleer savaş Armagedon için hazırlık, ve Kitabı Mukaddes’te Deccal güçlerinin lideri olarak yorumlanan Sovyetler Birliği karşıtlığı. Bunların hepsi Reagan’ın da başlıca dış politikasını teşkil etmekte idi. Yine Sovyetler Birliği’ne “şeytan imparatorluğu” diyen Reagan’dı. Soğuk Savaş ve silahlanma yarışı da yine Reagan döneminde kızıştı. Bir konuşmasından Reagan İsrail için şöyle dedi: “Armagedon işaretlerini gördüğümüz tam şu sıralarda İsrail bel bağlayabileceğimiz tek sağlam demokrasidir.” (Halsell, 47) Bunlar Reagan’ın muafiyetçi olduğunu ve onun İsrail yanlısı politikasının ardındaki güdüyü açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Muafiyetçi liderlerin tesirinin boyutlarının, sekiz yıl başkan olan Reagan’nın döneminde Amerika’nın dış politikası hakkında karar alma noktasında olması oldukça korkutucudur. Fundamentalist Hıristiyanları İsrail Neden Destekliyor? Amerikalı Hıristiyan gruplar her zaman İsrail yanlısı lobi içinde yer almışlar ve hükümetin yüksek makamlarına erişmekten memnuniyet duymuşlardır. Ancak, geçen on yıl içinde, İsrail’in başlıca Hıristiyan destekçisi Kiliseler Milli Konseyi (NCC) idi. Bu konsey ılımlı ve orta görüşteki kiliseleri temsil etmektedir. İsrail hükümeti ile Amerikalı fundamentalist gruplar arasındaki sıkı bağ daha yeni bir gelişmedir. Özellikle İsrail hükümetinin, NCC’nin beyanatlarını Filistinlilere ilişkin kaygılarını belirttiği şeklinde yorumlaması NCC’yi İsrail karşıtı bir kurum haline getirdi. İsrail’in sağlam Hıristiyan destekçisi olarak Amerika’daki Fundamentalist Hıristiyan topluluklar NCC’nin yerini aldı gibi görülebilir çünkü anti-Semitism her zaman fundamentalismi kaplamış durumdaydı ve Yahudiler genellikle fundamentalistlerin evanjeliğe olan eğilimlerine içerlemekteydiler. Ancak, İsrail’in bu farklılıkları affetmesi ve bir müttefik araması için etkili olan birçok anahtar faktör bulunmaktadır. Muafiyetçi fundamentalistler İsrail’in güvenliğini ve topraklarını genişletmesini mutlak bir dini mesele olarak görmektedirler. Diğer taraftan İsrail de muafiyetçilerin bu içten bağlılıklarından kazanmaktadır: muafiyetçiler İsrail’i inançlarının merkezi olarak görmekte ve oraya gitmekten İsrail ekonomisine para kazandırmaktan memnuniyet duymaktadırlar. İsrail hükümetinin üst kademelerinde bulunan bazı kimseler evanjelik liderlere VIP hizmeti sağlamakta ve onlarla birlikte maksimum karlı paket turlar düzenlemektedirler. Bur turlardan en göze çarpanları Jerry Falwell ve ICEJ turlarıdır. İsrail kanunlarına göre İsrail topraklarındaki turlara sadece İsrailli kişiler rehberlik edeceği için bu turlara da İsrailliler rehberlik etmektedir. Bu turlar turistleri, Hıristiyanlık dini ile ilgili yerlerden daha çok İsrail’in politik konumuyla ilgili İsrail yanlısı bakış açısına odaklamakta ve Hıristiyanların irtibatını yalnızca İsraillilerle sınırlandırmaktadır. Bu tur politikasının İsrail’e yararı iki yönlüdür: turistler İsrail sevgisiyle geri dönmekte ve alışverişlerini de İsrail firmalarından yapmaktadırlar. 6-Hıristiyan Siyonistlerin Orta Doğu Çatışmasına Etkisi Hıristiyan Siyonist hareketin Orta Doğu’daki ihtilafa tarihi boyunca etkisi büyüktür: İsrail devleti kurulmasının yolunu açmış, Amerika’nın İsrail’e kayıtsız şartsız destek vermesini ve Filistinlileri görmezden gelmesini sağlamıştır. Bugün, Hıristiyan Siyonizmi hem İsrail hem de Filistin’i tatmin edecek bir barışın yerleşmesiyle tamamen zıt, aşırı uç bir perspektifi temsil etmektedir. Muafiyetçilerin tüm hedefleri Filistinlilerin ve İsrail’in diğer Arap komşularının hedeflerine tamamıyla terstir. Bu topraklarda yaşayan insanlar, bir başkası tarafından tahsis edilen Siyonizmin varlığına karşıdırlar. Siyonizm ile yaşanan temel problem budur. Muafiyetçi Hıristiyan örgütlerin eylemleri hem İsrail’in Oslo antlaşmasını ihlalini devam ettirmekte hem de bu ihlallere doğrudan katılmaktadır SİYONİST HIRİSTİYANLAR ABD’nin Irak’a saldırmasının arka planındaki gizli amaçlara ilişkin bugüne kadar birçok görüş dile getirilirken, haftalık haber ve yorum dergisi Türkiye’de Cuma, bu haftaki kapak dosyasında ABD’nin bu insanlık dışı saldırısının gerçek sebeplerini irdeledi. “Hıristiyan Siyonistlerden Küresel Vahşet” ana başlığıyla konuyu kapağına taşıyan dergi, ABD’nin Irak saldırısının arkasında Hıristiyan siyonistlerin olduğu gerçeğine işaret ederek, bu gerçeği uzman görüşler ve kaynak kitaplar ışığında birçok yönden ortaya koydu. Hıristiyan siyonistlerin (Evangelistlerin) ABD’de iktidarı ellerinde tuttuklarına dikkat çeken dergi, bu grubun fundamentalist dinci bir akıma mensup olduğunu ve inançları gereği Armagedon savaşını başlatmaya çalıştıklarını vurguladı. Hıristiyan siyonist tarikatın, özellikle ABD’de son zamanlarda yayıldığı ve başta Bush ailesi olmak üzere Amerika’nın üst yönetimindeki insanları da içine aldığını anlatan dergi, George W.Bush’un da tıpkı babası ve dedesi gibi, Yale Üniversitesi’nde, siyasî yelpazenin sağ kanadındaki öğrencilerin gizli grubu olan “Kuru Kafa ve Kemikler” (Skulls and Bones Society) isimli bir teşkilâtın üyesi olduğunu ve bu teşkilâtın Yeni Dünya Düzeni’nin en önemli fikir merkezlerinden birini teşkil ettiğini yazdı. Evangelist kelimesinin, Yunanca “evangelicel”, yani “iyi haberleri paylaşan kimse” anlamına geldiğini belirten dergi, bu grubun kendilerini zahmetsizce Armagedon savaşını ve dünya gezegeninin yok oluşunu izleyecekleri yere, yani semaya yükselmesi için Tanrı’nın elini çabuk tutmasını sağlayacaklarına inanan Hıristiyan bir tarikat olduğuna temas etti. ABD’nin hem 1991 senesinde hem de bugün Irak’a saldırması ile Tevrat’taki efsaneler arasında birebir ilişki olduğunu ifade eden dergi, Tevrat’ın zikredilen bölümünde geçen Babil’in Bağdat, Keldaniler diyarının da Irak olduğunu bizzat ABD’de yayınlanan kitaplarda açık biçimde görüldüğünü kaydetti. Dergi, ABD’de Yahudilere hoş bakmayan siyasetçilerin yükselmesinin çok zor olduğu gerçeğine de dikkat çekerek, karar alma mekanizmalarının beyni durumundaki The Washington Institute, JINSA, Rand Corporation, International Republican Institute (IRI), Middle East Institute, CSIS vb. düşünce-araştırma kuruluşlarının hemen tamamının bunların tekelinde olduğuna işaret etti. Bu yazı İngilizlerin ünlü TheGuardıon gazetesinde yayınlandı. BİR NAMUSLU BİLİM ADAMI;BAŞRAHİBİN İFŞAATI ( Unutmayalım ):”Orta doğu’da Kıyamet Alameti” başlıklı bu yazının sahibi Giles Fraser, bir baş rahip.Aynı zamanda Oksford’da öğretim üyesi.. Tam da barış sürecine hayat veren taze bir başlangıç yapılmışken, ABD’nin dört bir yanında ki dini gruplar yol haritasına düşmanlığı tahrik ediyor.Geçen ay Washington’da ‘inançlar arası Siyonist liderlik zirvesi’ düzenleyen Hıristiyan-Yahudi grupların hedefi,’cani Filistin terörizminin bir devletle ödüllendirilmesine’ karşı çıkmaktı.Konferansa katılanlar arasında Hıristiyan sağının en etkili şahsiyetlerinden bazıları bulunuyordu;onların arkasında da ‘orta doğu tarihini’ vaaz eden kiliselerden, radyo istasyon-Larından ve din menkul devasa bir öğütlenme var. 19.yüzyılın sonlarından bu yana, giderek artan sayıda kökten dinci, İsa’nın ikinci gelişinin İsrail’in siyasi coğrafyasına bağlı bulunduğuna inanır hale geldi.1967 sınırlarını aklınızdan çıkarın;onlar için İsrail’in sınırları, İncil’in arkasında ki haritalar da gösterilen den oluşmak zorunda. BM’nin 1949’da İsrail Devletinin varlığını tanıması, İsa’nın ikinci gelişine bir hazırlık olarak kabul edilmiş ve buna inananlar arasında büyük bir coşku yaratmıştır.1967’deki Altı Gün Savaşı da benzer bir yankı buldu.İncil kehanetlerinin gerçekleşme sinin karşısın da Filistinlilerin yerlerinden yurtlarından edilmesine pek bir önemi yok tu. Altı Gün Savaşı’nın ardından Billy Graham’ ın üvey babası Nelson Bell, Christianity Today (Günümüzde Hıristiyanlık)dergisinde şu iddiayı öne sürüyordu: “2 bin yıldan bu yana Kudüs ilk kez tamamen Yahudilerin eline geçti. Bu incil’in takipçileri için heyecan verici ve Kutsal Kitabın doğruluğuna ve geçerliliğine duydukları inancı tazeleyen bir gelişme .” Savaşın ardından uluslar arası toplum İsrail’deki elçilerini geri çağırırken BMİsrail’in Batı Şeria’yı işgalini kınayan 242 sayılı kararını kabul ederken,Uluslar arası Hıristiyan Elçiliği İsrail’e destek veriyordu.O zamandan beri Hıristiyan sağı toprak karşılığı barış görüşmesine veya iktidar paylaşımına dayalı herhangi bir anlaşma yapılmasına inatla karşı çıktı. Hem Hıristiyan hem de Yahudi kökten dincileri, El-Aksa Camii’nin yıkılmasını savunmayı ısrarla sürdürüyor.ABD kiliseleri,Yahudi yerleşimcilerle e-posta köprüleri kurmaya ve onlara para desteği sağlamaya teşvik ediliyor. Dünyada bulabildiği her dostu memnuniyetle karşılayan İsrail hükümeti, uzun süredir Aşırı sağcı Amerikalı Hıristiyan gruplarla kurduğu bağlantıları sonuna kadar kullanıyor. Kudüs’ün Filistin’in Baş piskoposu gibi ılımlı Hıristiyanlar, tekrar tekrar talep etmelerine rağmen Ariel Şaron’la görüşemiyor; oysa İsrail’in kapısı Baptistlere ve televizyonlar da boy gösteren evanjelistlere daima açık. Bu amaç izdivacında asıl çarpıcı olan, evanjelik Hıristiyanlığın İncil’in kehanetini yorumlama biçimi:İncil’le göre Kıyamet savaşları çıkacak ve bu da Yahudilerin Hıristiyanlığa dönmesiyle sonuçlanacak.Hıristiyan Siyonistlerin en etkili şahsiyetlerinden Hal Lindsey’e bakılırsa, Gayya’dan Eilat’a uzanan vadi kanla dolacak ve “144bin Yahudi İsa’nın karşısında diz çöküp kurtulurken, geri kalan Yahudiler bütün Holokostların en büyüne maruz kalarak yok olacak.”Eğer o kadar etkili olmasaydılar, bu deli saçmalarına dönüp bakmaya bile değmezdi.Lindsey’in ‘The Late Great Planet Earth’(Büyük Yeryüzü Gezegeninin Geleceği)adlı kitabı ABD’de 20 milyon, dünyanın geri kalanın da ise 30 milyonluk satışa ulaştı. Bu çılgınca teolojik arka plana karşı bu günler de ideolojik bir savaş veriliyor.Hıristiyan sağının kıyamet alametlerine dair yorumunun bir diğer Holokost ile neticelenmesi gerçeğine rağmen, bazı İsrailli politikacılar ve gazeteciler, kökten dincileri kendi hikayelerine daha da sıkı sarılmaları için teşvik ediyor.Jerusalem Post gazetesinde son yayımlanan yazısın da Michael Freund, evanjelistlere, Tony Blair ve Colin Powell’ın Başkan Bush üzerinde yaptığı baskıya karşı lobi faaliyeti yürütmeleri çağrısın da bulunuyor.Şöyle yazıyor Freund:”Eğer İsa bugün yaşıyor olsaydı, ABDDış işleri Bakanlığı onu muhtemelen bir Yahudi yerleşimci olmakla ve barış önünde engel teşkil etmekle suçlayacaktı.” ABD’de 45 milyondan fazla evajelist var ve Bush için hayati önemde bir oy deposu konumundalar.Bu yüzden Bush’un onların baskısına karşı diretip Şaron’u barış planına ikna etmesi saygı duyulacak bir tutum.Belki de Bush, Blair solun oylarını nasıl toplayabiliyorsa, aynı şekil de evanjelistlerin oylarını sağlama almayı başarabilir:Yani Britanya’nın solcuları gibi evanjelistlere de gidecek başka yerleri olmadığı anlatılabilir. Ne var ki Kudüs Başpiskoposu Riah Ebu El Assal, Bush ‘a güvenmiyor.Avrupa’nın iktidarsızlığıyla ABD’nin İsrail’e Yahudi yerleşimleri inşa etmeyi durdurmak konusunda baskı yapmayı reddetmesinin bileşiminden, zaten ölü doğmuş bir antlaşma çıktığını düşünüyor.El-Assal, “İsraillilerin Filistin topraklarını işgali sadece altı gün almıştı;pekala üç günde çekilebilirler” diyor. El-Assal, Dünya Kiliseler Konseyi’ni, işgal altında ki topraklardan gelecek bütün ürünlere karşı yaptırım uygulamaya ikna etmiş durum da. Kudüs Piskoposluğu’nun Gazze ve Nablus’ta hasteneleri var.Onlar,Hıristiyanlığın gerçek görevlerini bu tür alanlar da hayata geçiriyorlar.Bunun tam aksine, Amerikalı evanjelistler barış sürecine karşı çıkıyor ve Iraklılara Hıristiyanlığı kabul ettirmek için Irak’a sızıyorlar. (GILES FRASER:Putney Baş rahibi ve Oxford Wadham Felsefe Fakültesi’nde öğretim üyesi, The Guardıon, 9 Haziran 2003) “Evanjelist Hıristiyanlar, İncil’in arkasındaki haritaya ulaşıncaya kadar İsrail yayılmasını coşkuyla destekliyor.Bu çılgınlar;yayılma tamamlanınca İsa Mesih gelecek, 144 bin Yahudi İsa’ya diz çöküp Hıristiyanlığa dönecek, geri kalanları helak (holokost/Tanrıya kurban)olacak, diye inanıyor.Amerika yönetimi bunların baskısı altında.Hem Hıristiyan hem de Yahudi kökten dincileri, El-Aksa Camii’nin yıkılmasını savunmayı ısrarla sürdürüyor.Evanjelist Hıristiyanların kıyamet alametlerine dair yorumda bir diğer Holokost(Yahudi helak’ı)olacak denmesine rağmen, bazı İsrailli politikacılar ve gazeteciler, kökten dincileri kendi hikayelerine daha da sıkı sarılmaları için teşvik ediyor.”
VATİ_KAN!! VATİKAN DEVLETİ Vatikan’ın gizli ilişkileri Vatikan’ın servetinin tam olarak ne kadar olduğu hiç bir zaman açıklanmayan bir sırdır. Yıllık gelirleri bazı kalemlerde açıklanır, yaptığı açıklamalar biraz da abartılarak gösterilir ancak mal varlığı tam olarak asla açıklanmaz. Vatikan tam bir “Bezirgan” gibidir; daima gelirlerinin azlığından yakınır ama ilginçtir ki her geçen yıl biraz daha zenginleşir, biraz daha fazla para kazanır. Vatikan maliyesi yılda iki kez incelenir. Mali komisyonda kardinaller vardır ve başkan da (Prefektür denir) Amerikalı Kardinal Edmund Szoka’dır. DÜNYANIN SERVETİ SIR EN KÂRLI ŞİRKETİ Vatikan şu anda dünyanın en zengin devletlerinden biridir. Ünlü Vatikan uzmanı Peter Hebblethwaite’nin dediğine göre de bu devlet hiç bir özel girişimcinin ya da kapitalistin baş edemeyeceği kadar katı “Sosyalistce” kurallarla yönetilmektedir. Aynı uzmana göre bu nedenle Vatikan yeryüzündeki tek Sosyalist Tanrı-Devleti sayılmalıdır. Gerçekten de Vatikan’da hiç bir devletin yapamayacağı bir “sistem” ve yönetim anlayışı yürürlüktedir. Gördükleri işe göre dünyada en az maaş ve ücret alan insanlar buradadır. Buna rağmen toplam 1000 kişiyi geçmeyen Vatikan bürokrasisi, 2500 işçisiyle dünyanın en kalabalık dinsel topluluğunu (yaklaşık 900 milyon) hiç bir aksama olmadan yönetmektedirler. Bu gerçeği yeni öğrenen bir Amerikalı zengin kendini tutamamış ve “Aman Tanrım! Meğer dünyanın en kârlı şirketi Vatikan’mış” deyivermişti. 600 kişinin yönlendirdiği 900 milyon insan koşulsuz olarak Vatikan’a bağlıdırlar ve onun emirlerine tabidirler. Dahası, onu korumak, geliştirmek ve gerçekte daha da zenginleştirmekle yükümlüdürler. Bu emeklerine karşılık Papa’dan alabilecekleri tek “gelir” her Pazar günü Papa’nın onlar adına yaptığı şükran “Duası”dır, o kadar. DÜNYAYI SARAN AĞ Vatikan’ın doğrudan ya da dolaylı olarak sahibi olduğu veya yönlendirdiği günlük, haftalık ve aylık 200’den fazla gazete ve dergi, 154 radyo istasyonu veya emisyonu, 49 TV kanalı veya kablolu yayını bulunmaktadır. Bu yayınlar 24 saat süreyle bütün dünyayı bir ağ gibi sarmaktadırlar. Vatikan’ın gelirleri başta her ülkedeki Katolikler’den kesilen Kilise Vergisi; Aidatlar; Bağışlar; Şirket Gelirleri; Hisse Senedi-Tahvil-Bono gelirleri; Bankacılık ve Faiz gelirleri; hediyelik eşya satışlarıyla elde edilen gelirlerden oluşmaktadır. Basın yayından elde edilen reklam gelirleri de epeyce tutmaktadır. Vatikan’ın diğer bir gelir kaynağı da Hıristiyanlığı temsil eden kişileri, örneğin İsa’yı, Meryem’i, azizleri veya sembolleri (Haç gibi) pazarlayarak kazandığı kazançlardır. Bu açıdan bakıldığında Vatikan’ın kendi Tanrısı’nı (İsa) ve dinini en iyi pazarlayan holding olduğu apaçık görülebilir!Vatikan’ın gelirleri sadece bunlar değildir. Vatikan, dünyanın önde gelen bir çok şirketinde hissedardır. Çeşitli ülkelerde sayısız gayrimenkulü vardır. Bir çok bankanın ortağıdır. Özellikle giyim ve turizm sektörlerinde çok kâr getiren yatırımları vardır. Avrupa Birliği içinde Vatikan’a bağlı olarak çalışan “Katolik Tekstil Sanayicileri Birliği” onun çıkarlarının yöneticisi durumundadır. Benzer şekilde ayakkabı, yiyecek ve enerji ile inşaat sektörlerinde de kârlı yatırımları ve ortaklıkları vardır.Sözün kısası, 200 milyon nüfuslu ABD’yi yönetebilmek için sadece Washington’da 250.000 devlet memuru bulunduğu düşünülürse Vatikan “Mucizesi (!)” daha iyi anlaşılır. İhraç malı olarak sadece “Dualar ve Emirleri” olan bir devletin dünyanın en kalabalık topluluğunu yönetip dünyanın en zengin devletlerinden biri olabilmesi başka hangi sözcükle tanımlanabilir ki... VATİKAN’DA İKTİDAR KAVGASI Böylesine zengin ve güçlü bir devletin başında kim olmak istemez ki? Bu nedenle Vatikan’ın içinde sürekli bir mücadele yaşanmaktadır. Vatikan’da etkileri ve güçleri tartışılamayacak başlıca altı akım vardır. Bunlardan ikisi “Laik”, dördü “Dinsel” niteliktedir. Laikler OPUS DEI (Tanrı’nın İşleri demektir) ile Malta Şövalyeleri’dir. OPUS DEI, İspanyol asıllıdır ve sadece 65 yıllık bir örgüttür. Buna rağmen günümüzde Vatikan’da en etkili olan “Laik” kurumdur. Gizli bir örgüt olan OPUS DEI’nin tüm üyeleri Katolik meslek sahiplerinden oluşmakta fakat her ülkede örgütten sorumlu bir Kardinal bulunmaktadır. Vatikan pasaportu taşıyan bu Kardinaller’in dokunulmazlıkları vardır ve sadece Papa’ya karşı sorumludurlar. Curia bile bunlara diş geçirememektedir. Malta Şövalyeleri ise öncekinden çok daha eski ve köklü, aristokratik bir örgüttür. Bu da önceki gibi kapalı devre işleyen bir örgüttür ve ününü Türklere karşı Katolik inancını savunarak edinmiştir. İlkin Rodos’ta kurulmuş, burası Osmanlı’nın eline geçince Malta’ya sürülmüşlerdir. Türklüğe ve İslamiyet’e kökten karşı bir örgüttür. ENGİZİSYONUN MUCİDİ Vatikan’ın iç siyasetinde ve çekişmelerinde dört dinsel akım etkili olmaktadır. Bunlardan birincisi, Dominiken tarikatıdır. Bunlar için en önemli olan husus kurum olarak Kilise’nin sürekliliğinin korunması ve her koşul altında savunulmasıdır. Dominikenler, “Önce Kilise” diyen tarikattir. Aristokratik ama aynı zamanda da gaddar ve dogmatik olmakla tanınırlar. Ortaçağ’ın Engizisyon Mahkemeleri’ni bunlar kurdurmuşlar ve milyonlarca insanı -özellikle de cadı diye nitelendirdikleri kadınları- yaktırmışlardır.Dominikenler’in tam karşısında Fransiskan tarikatı vardır. Bunlar içinse önce Roma’daki Kilise değil, “Önce Hıristiyanlık” gelir. Fransiskanlar yoksullardan yana, din adına karşılıksız çalışan keşişler topluluğudur. Onlar için önce Kilise veya Papa değil, Hıristiyanlığın yeryüzünde egemen olması önemlidir.Üçüncü topluluk Fransiskanlar kadar çalışkan ama Dominikenler kadar acımasız olabilen Cizvitler tarikatıdır. Bunlar Katolik aleminin “Entellektüelleri” konumundadırlar. Bunlar için önemli olan ise “Papalık Makamı”dır. Papaların kendileri veya Kilise’nin kendisi değil, “Papalık Makamı”nın korunması ve savunulması öncelik taşımaktadır. Cizvitler bu anlayışla bir çok Papa’ya -halen Papa olan 2. John Paul da dahil- karşı çıkmışlardır. Papaları yücelten OPUS DEI ile Papalık Makamı’nı yücelten Cizvitler kavgalıdırlar. Cizvitlere göre OPUS DEI, Papa-Tapınıcılığı (Papolatry) yapmaktadır. Cizvitler en hızlı misyoner örgütüdür. OPUS DEI dördüncü akımın temsilcisidir. Onlara göre Papa’nın kimliği, Kilise’nin de, Papalık Makamı’nın da üstündedir. Papa, Tanrı-Krallığı’nın kutsal önderidir. Böylesine yüce bir mertebeye erişebilen kişi de elbette “Olağanüstü” bir kişidir. Bu nedenle OPUS DEI, böylesine olağanüstü bir kişi tarafından temsil edilen Vatikan Devleti’ni yüceltir ve Kilise’yi ikinci planda görür. Vatikan Devleti’nin uluslararası “Resmi” ideolojisi ise işte bu dört akımın ortak paydalarıyla oluşturulmuş olan ve tüm Hıristiyan alemini bir çatı altında toplamayı öngören Ekümenizm Hareketidir. KİRLİ İŞLERİNDE MAFYAYI KULLANAN DEVLET Vatikan’ın ve Papalığını tarihi sayısız cinayet, entrika ve skandalla doludur. Bugüne kadar gelip geçmiş 263 Papadan kaçının eceliyle, kaçının cinayete kurban giderek öldüğü belli değildir. En yakın örnek, bugünkü Papa’dan önce Papa seçilen ve sadece 33 gün Papalık yapabilen I. John Paul’dur. Vatikan uzmanı araştırmacı David Yallop’un belgeleriyle açıkladığına göre bu Papa Vatikan’ın içindeki bir “Konspirasyon=Fesat Örgütü” ile “P2 Mason Locası”nın ortak girişimiyle öldürülmüştür. Vatikan’da gece sapasağlam yatıp sabaha ceset olarak kaldırılmak su içmek kadar olağan bir durumdur.Vatikan’ın özellikle 2 Dünya Savaşı sırasında güçlendirdiği müthiş bir istihbarat ağı vardır. Vatikan’ın içinden çeşitli ulusların -başta Fransa, Polonya ve Almanya- istihbarat örgütleriyle birlikte çalışan Kardinaller çıkmıştır. Bunlardan bazıları daha sonra Papa yapılmışlardır. Örneğin 1978’de eceliyle ölen Papa 6. Paul, gizli istihbarat örgütleriyle içli dışlı olmuş bir Kardinal olarak tanınıyordu. Vatikan “Kirli” işlerinde daima taşeron kullanan bir devlettir. Bu pis işleri temizlemek Mafia’nın görevidir.Vatikan’ın siyaset aleminde de yarı-gizli yarı-resmi desteklediği partiler ve siyasetçiler vardır. Bunlara en iyi örnekler Almanya’daki CDU/CSU (Hıristiyan Demokratlar) ve İsviçre’deki CVP (Hıristiyan Halk Partisi) çizgisidir. Vatikan’ın bu ve diğer bir çok siyasi yapıyla, örneğin öğrenci ve işçi kuruluşlarıyla, organik bağları vardır. Vatikan, BM’de, UNESCO’da, FAO’da, AB’de ve OAS (Amerika Devletleri Örgütü) de “gözlemci” statüsündedir.“Vatikan nedir?” sorusunun gerçek yanıtı da işte bu ilişkilerdedir. Vatikan, ekonomi-politiğiyle “Devlet Sosyalizmi”ni uygulayan -kendisi sosyalizme karşı olsa da- bir Kilise Devleti’dir. Toplumsal-Tarihsel bağlamında ise işlevleri itibarıyla “Dogmatik-Dinci” bir devlettir. Bu özelliğiyle de günümüzde çok sık kullanılan Fundementalizm’in (köktenciliğin) çağımızdaki en eski ve en güçlü temsilcisidir. Gerçekten de Vatikan, Dünya’da devlet çapında örgütlenebilmiş ilk Fundamentalist Tanrı-Krallığıdır. İnanılması güç sırları, gizli geçitleri, şifreleri ve yeraltı yollarıyla Vatikan,tam anlamıyla Dünya’nın en “esrarengiz” devletidir En iyimser deyişle Vatikan, Papalarıyla birlikte anılan, Papa’nın yaşadığı yer diye bilinen minik bir devlet olarak tanınmaktadır. Kuşkusuz bu kısa açıklamada doğruluk payı vardır ama çok, hem de çok eksik bir tanımlamadır bu. Eksik bilgilenme ise, herkes kabul eder ki, hiç bilgi sahibi olmamaktan daha sakıncalı ve tehlikelidir. İşte Türkiye’de Vatikan’la ilgili bu eksik bilgilendirmeyi biraz olsun giderebilmek amacıyla “Vatikan Nedir?” sorusuyla girmekte yarar görüyorum. VATİKAN DEĞİL LATERAN Günümüzde Vatikan diye bilinen yerleşim alanı yeryüzündeki tek “Tanrı-Kenti” statüsündedir. Vatikan bu özelliği nedeniyle “Kutsal-Kent”tir. Bu Tanrı-Kenti aynı zamanda bir “Devleti” içinde barındırır. Vatikan yeryüzündeki tek “Tanrı-Kenti ve Devleti”dir. Vatikan’dan başka “Tanrı-Devleti” yani “Teokrasi” yoktur, fakat halen de kutsal sayılan bir çok kent vardır. (Örneğin, Kudüs, Kom, Hinduların, Budistlerin ve Şintoistlerin kutsal kentleri gibi).Vatikan’ın bugünkü statüsü 1870’de İtalya’da bulunan Papa-Devletleri’nin, İtalyan Ulusal Birliği’nin kurulabilmesi amacıyla ilga edilmeleriyle başlamış ve son hukuki şeklini Faşist Diktatör Mussolini ile Vatikan’ın Dış İşleri Bakanı Kardinal Gaspari arasında 26 Ekim 1926’da imzalanan “Concordat” (Mukavele) ile almıştır. Böylelikle Vatikan İtalya’da “devlet içinde devlet” statüsü edinmiştir. Vatikan’a tüm girişler Roma’nın sınırlarından yapılabilmektedir. Diğer bir deyişle Vatikan, İtalya Devleti’nin tüm haklarından yararlanabilen fakat kendi bayrağına ve egemenliğine sahip ayrı bir devlettir.Vatikan adı, ilginçtir ki, Hıristiyanlığın ilk 1350 yıllık döneminde hiç ağıza alınmamıştır. Çünkü 1267’ye kadar böyle kutsal sayılmış bir yerleşim alanı yoktu. O zamana kadar Papalar Vatikan’da değil Lateran diye bilinen yerleşim alanında otururlardı. Papalar yaklaşık 1000 yıl buradan yönetmişlerdi Katolik alemini. 14. Yüzyıl’da Papalar, Fransa’nın şimdi tiyatro şenlikleriyle tanınan Avignon şehrinde yaşamaktaydılar. Bunlar Hıristiyanlığın en tartışmalı Papalarıydılar. Fransa kralları tarafından korunan bu Papalar 13. Ve 14. Yüzyıllara damgalarını vurmuşlardı. Papaların Vatikan’a geçişleri 1377 yılında, Avignon’daki Papaların sultasının yıkılmasından sonra olmuştur. Bu nedenle “Lateran Kilise Kararları” daima Vatikan kararlarına öncelik sağlamıştır. Bugünkü Vatikan’ın tesisi sırasında da yine Lateran Sözleşmeleri (Treaties) rol oynamıştır. MİNİK DEVLET=BÜYÜK GÜÇ Bugünkü Vatikan, yerleşim alanı itibariyle, kalın surlarıyla birlikte 44 hektarlık bir alanı kaplamaktadır. Çevresindeki surlar bir saatte dolaşılabilir. 1527’de İspanyolların işgaline uğrayan Vatikan’ın yıkılan surları ve binaları yeniden inşa edilmişlerdir. Vatikan’ı İsviçreli Katolik askerler, geleneksel giysileri içinde korumaktadırlar. Ünlü Devlet kuramcısı Makyavel, aynı zamanda “prens” olan Papaların kendilerini paralı asker olan İsviçrelilere korutmasını sert bir dille eleştirmişti. Ona göre bu paralı askerler, kendilerine daha fazla para veren düşmanlara Papa’yı satabilirlerdi. Makyavel’in dediği doğruydu. Nitekim bir kaç kez Papalar, İsviçreli askerlerin ihanetine uğramışlardı. Ama yine de Papalar kendilerini İsviçreli paralı askerlere korutmaktan vazgeçmemişlerdi. Nedeni de çok ilginçti. İsviçreli paralı askerler ihanet etseler bile Vatikan’ın hiç bir sırrını açıklamıyorlardı. Vatikan’ı gizemli bir Kilise-Devleti yapan budur işte. Öğretiye göre “Vatikan’da öğrenilen sırlar öbür dünyada bile açıklanmaz.” Vatikan’ın sırlarını açıklayanların ve nesiller boyunca ailelerinin canları ve malları güvenlikte olmaz. Çünkü Vatikan gerçekten de inanılması güç sırları barındıran, gizli geçitleri, şifreleri ve yeraltı yollarıyla tam anlamıyla “esrarengiz” sayılan bir yerdir ve bu şöhretini de yüzlerce yıldır sadece kendisine sakladığı sırlarının başkalarınca öğrenilebilmesini önleyerek edinmiştir. SİYASİ VE DİNSEL YAPTIRIM SAHİBİ Vatikan, kendi pasaportu, kendi devlet kuruluşları ve bürokratları olan bir devlettir. Nedir ki, bu devleti diğer devletlerden ayıran temel farklılıklar vardır. Bunları kısaca sayalım.Vatikan Devleti’nin gece yerleşik nüfusu 600 kişidir. Bu sayı sürekl i konuk sayılan kişilerle birlikte 1014 olur. Gündüz nüfusu ise 3599’a yükselir. Bunlar Vatikan’da görev yapan işçiler ve diğer memurlardır. Vatikan Pasaportu bizzat Papa tarafından verilir. Bu pasaport geçicidir. Vatikan istediği zaman tek taraflı olarak iptal edebilir ya da hiç vermemiş gibi kayıtlardan çıkartabilir. Pasaportun özelliği hiç bir ırk ya da milliyet gözetilmeden verilebiliyor olmasıdır. Ne var ki tek koşulu, pasaport alacak şahsın Katolik Kilisesi’ne kayıtlı dindar olarak tanınmış bir Katolik olmasıdır.Vatikan’da altı dikkatle çizilmesi gereken bir özellik vardır. Çoğunlukla devlet olarak bilinen Vatikan ile “Papalık Makamı” bir ve aynı (özdeş) sanılmaktadır. Bu eksik bilgilenmedir. Papa, Katoliklerin başı olarak yeryüzündeki tüm Katoliklerin “Kutsal Pederi”dir, ama sadece ve sadece Vatikan Devleti’nin Devlet Başkanı’dır. Tüm Katolikler’in “Devlet Başkanı” değildir. Bu görevinde Papa’nın bir Başbakanı, bir Senatosu ve Bakanları vardır. Bunlar da siyasi yaptırımları itibariyle sadece Vatikan’la tanımlı ve sınırlıdırlar. Ancak, dinsel yaptırımları itibariyle tüm Katolikleri bağlarlar. VATİKAN DEVLETİNİN BEYNİ “CURİA” Devlet ve siyasi erk olarak Vatikan’ın en önemli ve güçlü kurumu, “Curia”dır. Bu kurum Devlet olarak Vatikan’ın beynidir.Vatikan’ın 1983’de kabul edilen en son Anayasası’nın (Code of Canon Law) 360. paragrafında Curia, “Papa’nın adına ama Kiliselerin hayrına ve yararına çalışma yapmakla yükümlü kılınmış bir kurumdur.” Curia, Papalık Sekreteryası (Devlet Bakanlığı); Kilise Kamu İşleri Konseyi (CPAC); Katolik Cemaatleri (Congregations);Yargı Kurumları ve diğer enstitülerden oluşmaktadır. Curia’yı oluşturan bu bakanların, deyim yerindeyse “sinir sistemi” Kilise Kamu İşleri Konseyi’ dir. Vatikan’ın yukarıda sözü edilen Anayasasına göre Curia, çok önemlidir ki, “Dini / Ruhani” bir kuruluş olarak değil, tartışmasız “Dünyevi / Seküler” bir kuruluş olarak bizzat Tanrı tarafından değil, bizzat insan tarafından oluşturulmuş bir birim olarak kabul ve tasdik edilmiştir. Dolayısıyladır ki, Vatikan’ın bu dünya ile ilgili tüm işleri, başta da siyasi, diplomatik ve ekonomik kararlarla, uluslararası ilişkileri “Dinsel” değil, “Dünyevi” olan bu kurum aracılığıyla ele alınır ve yönlendirilir.Curia ilk kez 1605’de diğer ülkelerdeki Kardinal Büyükelçileriyle çalışan Devlet Bakanlığı olarak kurulmuş, daha sonra 1721’de kendi içinde tüm Papa Devletlerinin Başbakanlığı adı altında bir makama sahip olmuştur. Papalığın Başbakanı aynı zamanda Dış İşleri Bakanıdır. Şunu da belirtmek gerekir ki Curia, Tanrı tarafından öngörülmüş bir kurum olmadığı için gerekli görüldüğü takdirde Papa’nın emriyle ilga edilebilir. KUŞBAKIŞI VATİKAN Vatikan’daki “Tanrı-Devleti”nde irili ufaklı 200’den fazla bina vardır. Vatikan’ın üçte biri bina, üçte biri park ve üçte biride kaldırımdır. Papalık makamının bulunduğu yere Roma’yla Vatikan’ı ayıran ünlü Bronz Kapı’dan girilir. Vatikan “Kent ve Devleti”ne giriş ise Bronz Kapı’nın yaklaşık 300 metre kadar sağında yer alan Saint Anne Kapısı’ndan yapılır. Araçlar ve halk Vatikan’a ancak buradan giriş yapabilirler. Kapılarda İsviçreli Muhafızlar beklerler. Dilerlerse kimlik denetimi yapabilirler; içeriye sokup sokmamakla serbesttirler. Bronz Kapı ise sadece önemli törenlerde açılır. Bu kapıdan içeri girildikten yaklaşık 150 metre kadar ileride genişçe bir avlu ile buna bakan mahzeniyle birlikte beş katlı bir saray bulunur. Papalar işte burada otururlar. Pencereleri Vatikan’ın ve dünyanın en ünlü ve görkemli binasına bakar. Bu bina St. Peter Kilisesi’dir. 70.000 metre karelik bir alanı kaplayan bu Kilise, Vatikan “Tanrı-Kent”in en yüksek binasıdır.Bronz Kapı’nın tam karşı sınırında, Papa’nın helikopteri için yapılmış olan küçük iniş pisti vardır. Onun sağında Vatikan Radyosu, onun yanında da yabancı öğrencilerin kaldıkları yurt binası yer almaktadır. Bu iki binanın arasında park bulunur. Park’ın ucunda “Curia” sarayı vardır. Devlet olarak Vatikan buradan yönetilir. Parkın diğer alt yanına doğru İlahiyat Akademisi (Kardinaller Koleji) bulunur. Burası bir bakıma Papalığın Senatosu gibidir. Kolejin önünde Vatikan Müzesi, yanında paha biçilmez arşiviyle Vatikan Kütüphanesi yer alır. Bunlara bitişik binada Vatikan’ın “Laik Konsey” binası vardır. Vatikan’da bir de işçi sendikası vardır ve o da bu binadadır. Papanın sarayının uzantısında ise Vatikan Bankası bulunur. Az ilerisinde de Vatikan’ın resmi yayını olan “Osservatore Romano” gazetesinin yönetildiği bina vardır. PAPA 2. JOHN PAUL’Ü TAHTA OTURTAN ÖRGÜT Ölen Papa’nın yerine seçilecek olan Kardinal’i, Papalığın Senatosu sayılan Kardinaller Koleji’nin üyeleri belirlerler. Ancak tüm Kardinaller bu seçime katılamazlar. Yaşları genellikle 80 ve daha yukarı olanlar bu zor ve meşakkatli seçime dayanamayacakları gerekçesiyle oy kullanmaya çağrılmazlar. Kardinaller Koleji’nde bazı değişiklerle -örneğin ölüm, hastalık, bunama- 110 ile 120 arasında Kardinal bulunur. 2. John Paul’un seçimine 111 kardinal katılmıştı. Papaların seçimi Sistine Chapel denilen küçük kilisede yapılır. Papanın ölümünden sonra çağrılı olan Kardinaller bu küçük kiliseye alınırlar ve Papayı seçinceye kadar bir daha dış dünyayla görüştürülmezler. Bu seçim bazen günlerce bazen haftalarca hatta aylarca sürer. Ve Papanın seçildiği bu küçük kilisenin bacasından tüttürülen beyaz dumanla dünyaya duyurulur. Dumandan sonra karar değiştirilemez. Kim seçilmişse tüm Katolik aleminin ona itaat etmesi gerekir. Böylece 900 milyon insana sözünü geçirtecek olan bir önder sadece 100 kadar yaşlı insanın verecekleri oylarla seçilmiş olur. Papalar Teslis’de (Trinite) yeralan Kutsal Ruh tarafından İsa’nın Havarileri’nin en büyüğü ve ilk Papa kabul edilen Aziz Peter’in vekili olarak seçilirler. Papa seçiminde oy birliği değil oy çokluğu aranır.Papalık seçimlerinde Vatikan’ın tüm iç dengeleri ve uluslararası siyaset çok önemli bir yer tutar. Gerçi inanca göre Papa’yı Kutsal Ruh seçiyordur ama gerçekte CIA’sından KGB’sine ve MOSSAD’a kadar tüm istihbarat örgütleri de Kutsal Ruh’un seçiminde parmak oynatıyorlardır. Örneğin 2. John Paul adını alarak Papa olan Krakov Kardinali Karol Wojtyla (Voytila) hiç kimsenin favorisi olmadığı halde Papa seçilivermişti. Bu nedenle 2. John Paul’un “Olağanüstü” bir gücü olduğuna inanılmıştı. İsviçreli parlamenter ve toplum bilimci Jean Ziegler’in dediğine göre OPUS DEI kendisiyle Komünizm kadar mücadele edilmesi gereken, gizli çalışan aşırı sağcı bir harekettir. Ve işte Polonyalı Kardinal, şair ve aktör Karol Wojytla’yı, Papa 2. John Paul olarak Vatikan’daki tahta oturtan bu örgüttür. Karol, Papa seçilince Cizvitlerin başı Peter Pedro Arrupe hemen muhalefete başladı. OPUS DEI tarafından seçtirilen Papa’yı tanımamakla tehdit etti. 1983’e kadar Cizvitler 2. John Paul’a karşı muhalefet ettiler. Bu arada Papa’ya suikastler düzenlendi. Portekiz’de oturan Arrupe’nin taraftarı bir papaz, Papa’yı tahtında otururken bıçakla saldırarak öldürmek istedi. Papa ise OPUS DEI’nin Vatikan’da tüm dizginleri eline alıncaya kadar bekledi. 1983’te Cizvitlere karşı taarruza başladı. Kişisel yetkisini kullanarak Cizvitlere yeni bir önder seçilmesini sağladı. Bu, 54 yaşındaki Hollandalı Cizvit Hans Kolvenbach’dı. Bu seçimde Papa’nın adamı diye bilinen Kolvenbach’ın seçilmesi Cizvitleri yeniden ateşledi. Bu kez doğrudan OPUS DEI’yi hedef alan saldırılara başladılar. Ve OPUS DEI’yi, aynen, Katolik Kilisesi’ndeki Mason Locaları olarak tanımladılar. Buna karşılık Papa da onları Latin Amerika’da Marksistlerle dayanışma halinde olmakla suçladı. Papa bir risale yayınlayarak Marksizmi kınadı. Cizvitler de buna karşı Papa’nın Latin Amerika’daki kapitalist sömürüyü, adaletsizlikleri ve işkenceleri görmemezlikten gelmekte olduğunu ve yoksulları insan yerine koymadığını vurguladılar. Konu daha sonra İnsan Hakları tartışmalarına geldi. Cizvitler ısrarla insan haklarını savundular. Papa da köşeye sıkışınca Vatikan’ın daima insan haklarından yana olduğunu yayınladığı bir risaleyle tekrarladı. Tartışma büyüdü. Bu arada Papa, tarihte ilk kez olarak doğrudan OPUS DEI üyesi olduğu açıklanmış olan bir gazeteciyi, 48 yaşındaki ABC gazetesinin Roma muhabiri İspanyol asıllı Joaquin Navorro-Valls’ı Vatikan’ın basın sözcüsü yaptı. Böylelikle sadece Kardinallere ayrılmış olan böylesine önemli bir göreve tarihte ilk kez dinadamı olmayan, Laik bir kişi atanmış oldu. Papa, ayrıca, 1984’e kadar Cizvitler tarafından yönetilen Radyo Vatikan’ın başına da yine Laik bir şahsı atamıştı. OPUS DEI’NİN KURULUŞU VE MİSYONU OPUS DEİ (Tanrı’nın İşleri) adlı gizli örgüt 2 Ekim 1928 de Madrid’te kurulmuştu. Kurucusu sıradan bir papazdı. Adı, Jose Maria Escriva de Balaguery Albas’tı. Escriva’nın amacı din adamlarını değil, ama en az onlar kadar Katolikliğe sadık Laik iş ve meslek sahiplerini biraraya getirerek Papa’ya Vatikan dışında destek olacak varlıklı ve iyi eğitim görmüş elit bir kadroyu oluşturmaktı. Oluşturdu da. Böylelikle Vatikan’a bağlı fakat onun içinde yer almayan ilk Laik muhafızlar örgütü kurulmuş oldu. Doktorlar, işadamları, gazeteciler, yazarlar, avukatlar, mimarlar vb. vb. bir arada OPUS DEI için çalışmaya başladılar. Çeşitli ülkelerdeki aynı meslek sahipleriyle ilişkiler kurdular. Bu ilişkileri sağlayabilmek için iki anahtar kavram seçmişlerdi. Kendisini uygar, barışsever ve eşitlikçi, demokrat kabul eden hiç bir aydının bunlardan sakınması mümkün değildi. OPUS DEI bu kavramları kullanarak bir çok ülkede konferanslar, seminerler ve toplantılar düzenledi. Böylece oluşturulan “Dayanışma” grupları gerçekte tek amaca hizmet ediyordu: OPUS DEI’nin Vatikan içindeki yerini güçlendirmeye. DİKTATÖRLERE OPUS DEI DESTEĞİ Escriva, Diktatör Franko’ya çok yakın bir dinadamıydı. OPUS DEI vargücüyle onu destekledi. Karşılığında da Franko Kabinesinden 10 Bakanlık aldı. Böylece çok büyük bir servet edinme şansını elde etti. Bu sermayeyle yeni ve uluslararası şirketler kurdurdu. Özellikle İspanya’nın turizm sektöründeki gelirlerinden büyük pay almaya başladı. Daha sonra inşaat sektörüne girdi. Sonra da Eğitime. Çeşitli ülkelerde okullar açmaya başladı. Halen OPUS DEI’nin dünyada 428 üniversitesi ve sayısız okulu vardır. Peru, Kolombiya ve Guatamala’da yatırımlara başladı. Daha sonra da Şili de General Pinochet ile temas kurdu. Bu diktatörü de sonuna kadar destekledi. PAPALIĞA HİZMET EDEN AHTAPOT Escriva ilk kez 1950’de Vatikan’ın dikkatini çekebilmişti. Papa 12. Pius, Escriva’ya ve OPUS DEI’ye Katolikliğe hizmet eden “Seküler Enstitü” statüsü verdi. Daha sonra 1960 yıllarında Papa 23. John’dan ve sonraki Papa 6. Paul’dan da yakınlık gördü Escriva. Komünizme karşı özellikle Polonya’da yürütülen gizli, yeraltı çalışmalarında dinadamı olmayan meslek sahibi üyeleri çok çalıştılar. Böylece Escriva, “Preletür” (Bölgesiz Dini Yetkili) sıfatını kazandı. OPUS DEI bundan sonra daha da gelişti. İngiliz araştırmacı Michael Walsh’ın deyimiyle bu örgüte OPUS DEI değil ACTOPUS DEI (Ahtapotun İşleri) denilmeliydi. OPUS DEI gittiği her ülkede ilkin mesleğinde çabuk yükselmek isteyen hırslı, yerleşik ahlaki değerlere önem vermeyen şahıslarla, kendilerini çok önemseyen fakat nedense adlarını duyuramamış aydınları avladı. Özellikle Basın ve TV’de bunları destekledi. Mesleklerinde adlarını duyurmalarını sağladı. Sonra da bunları kullanarak ülkede her istediğini yaptırır hale geldi. OPUS DEI’NİN ZÜRİHTE UYGULADIĞI USTA TAKTİK Escriva 26 Haziran 1975’de öldü. Yerine yıllardır yanında bulunan Dr. Diez Sollano geçti. OPUS DEI artık uluslararası bir güç haline gelmişti. Yaklaşık 80 ülkede 75.000 üyesi olduğu tahmin ediliyordu. Protestanlığı ile övünen İngiltere ve Almanya ile Protestanlığın kalesi sayılan Alman-İsviçresi’nde bile bu korkutucu Katolik örgütü kendisine yer açmış ve Katolikliği yaygınlaştırmaya başlamıştı. Örneğin İsviçre’nin Zürich şehri Protestanlığın kalesi olarak tanınırken şimdi Katolikler’in egemenliğine girmişti. OPUS DEI ustaca bir taktikle Zürich’e özellikle Katolik ülkelerden işçilerin gelmesini ve iltica ederek yerleşmelerini sağlamıştı. Böylelikle kentin nüfusu 10 yıl içinde Katoliklerin lehine değişmişti. AHTAPOTUN TÜRKİYE’YE UZANAN KOLU Görünüşte tam bir Seküler örgüt gibi çalışan OPUS DEI gerçekte sadece Katolikliğin egemenliğini temin etmeye uğraşıyordu. Bu gerçek Escriva’nın bölge kumandanlarına gönderdiği ve Non Ignoratis (Gözden Kaçmasın) başlıklı mektubunun 1970’li yıllarda basına sızdırılmasıyla anlaşıldı. Escriva mektubunda kendilerinin Seküler sayılmalarının sadece bir taktik olduğunu ve tek hedeflerinin bu maske altında Katolikliği egemen din olarak yerleştirmek olduğunu vurguluyordu ve bu hususun gözden kaçırılmaması gerektiğini söylüyordu. OPUS DEI önderi Escriva, Papa yaptırdığı 2. John Paul tarafından ölümünden 15 yıl sonra Aziz yapılmak için sırada bekleyen 2000 kişinin önüne geçirildi. Normal olarak 300 yıl beklenmesi gerekirken Escriva 15 yılda Aziz olma yoluna girdi. Halen Vatikan’da en önemli kurumlardan biri olan “Hıristiyanlık-Dışı Dinler ve İnançsızlar” Bakanlığını elinde tutan OPUS DEI bu kurum aracılığıyla özellikle Müslüman ülkelerle ilişki kurmuştur. Türkiye’de de OPUS DEI’yle iş ve ticaret ilişkileri içinde olanlar vardır hiç kuşkusuz. OPUS DEI, vargücüyle tüm kiliseleri birleştirmeyi öngören Ekümenizm hareketini desteklemektedir. Bu nedenle Vatikan tarafından hazırlanmış olan Ekümenizm hareketi nedir bunu bilmekte yarar vardır. VATİKAN’IN TÜRKİYE’Yİ NASIL GÖRDÜĞÜNÜ ORTAYA KOYAN AÇIKLAMA 13 Kasım’da Papa 2. John Paul Ermenistan Kilisesi’nin başı 2. Karakin ile Vatikan’da bir görüşme yaptı. Bu görüşmeden sonra Papa’nın yaptığı açıklama Türkiye’yi ve Türkleri hedef alan en ağır hakaretleri içeriyordu ve Vatikan’ın Türkiye’yi nasıl gördüğünü apaçık ortaya koyuyordu. Papa yanına 2. Karakin’i alıp yaptığı açıklamada 20 Yüzyıl’da yaşanmış olan tüm soykırımların sorumlusu olarak Türkleri göstermiş ve lanetlemişti. Yıllardır Vatikan’ı şakşaklayanlar bile bu açıklama karşısında şaşkınlığa sürüklendiler. Milliyet Gazetesi “Papa Bunadı” diye başlık attı. UYUMAYALIM ! Gazeteci-yazar Aytunç Altındal şöyle der:”Avrupa İslam alemini ve özellikle Türkiyeyi saat be saat kontrol ediyor. Bugün Türkiyeyi Avrupa ve Amerikaya rapor eden tam 21 kuruluş var. Bu kuruluşlarda 40-50 kişi var ve çok iyi Türkçe biliyorlar...” Zaman gaz.3-12-1994. Zülfü Livaneli Milliyet’deki köşesinde;Amerika haber alma teşkilatı CIA’da üst düzey görevde bulunmuş birisiyle CNN’de yapılan bir konuşmayı nakleder : Proğramcı soruyor:”Eskiden Sovyetler Birliğinde bir çok ajanınız vardı. Rusya ile dost olduk bu ajanlar çekildi. peki bu ajanlar şimdi nerede? Çünkü siz ajanlara bir yere yığarsanız,orası karışacak demektir. Söyleyin bakalım,hangi ülke karışacak?” Yetkilinin hiç beklemeden verdiği cevap:”Türkiye!” Proğramcı:”Türkiye de nereden çıktı?”Yetkili:”Önümüzdeki dönemde dünyanın en çok karışacak ülkesi Türkiyedir. Şu anda Türkiye,gizli servislerin ajandasında 1 numaraya yerleşmiştir... Dünya ajanları o bölgede (Güneydoğu ve Ege) toplandı.” DENSİZ...İRTİCA VATİKANDA DENSİZ PAPA GÜYA OTORİTE...!AMA MAHALLE AĞZI VE TAMAMEN ÖNYARGI-SUBJEKTİF BİR BAKIŞ AÇISINA SAHİP...CAHİL VE SORUMLULUKTAN UZAK BİR MANTALİTE...HEM ZULMEDEN HEM DE ŞİKAYET EDEN YİNE KENDİSİ...! Burada Papaların seçimi, hamile çıkan kadın papa, mafya,kara para ilişkileri,engizisyon...gibi konulara girmeyecegiz...Gelinen son noktayı beraber görelim : Güney Amerika'da, Endülüs'teki... kanlı din değiştirmeler, Müslüman dünyasına Haçlı Seferleri, Hitler rejiminde kilisenin baskılarından sonra,... Afganistan,Irak ve devamı planlanan Suriye-İran -Türkiye - Daha önce Bosna,devam eden Çeçenya, Moro ...zülumleri...!- ortada iken bakın papa " 16. Benedictus" neler diyor : 14'ÜNCÜ YÜZYILDAN ALINTI Papa, 14'üncü yüzyılda yaşamış olan ve Hıristiyan dünyasında Türklere karşı mücadelesiyle tanınan Bizans İmparatoru Paleologos'un "Muhammed'in getirdiği hiçbir yenilik yok. Sadece kötü ve insanlık dışı şeyler getirdi" sözlerine yer verdi. "PAPA KILICI AFOROZ ETTİ" "İslam'da Tanrı ile akıl arasında ayrılmaz bir bağ yok. İslami cihad akla ve Tanrı'ya karşı" diyen Papa, İtalya'da da büyük yankı yarattı. "Papa, Muhammed'in kılıcını aforoz etti" diye yazan La Repubblica gazetesi, konuşmanın Türklerin çok olduğu Almanya'da yapılmasına dikkat çekti. İslam'da Tanrı ile akıl arasında bağ yok "Hıristiyanlık ile akıl arasında sıkı bir bağ var" diyen Papa, İslam'da ise Tanrı kavramının çok soyut olduğunu ve bu nedenle böyle bir bağın olmadığını söyledi. 'RADİKALLEŞTİRİR' İslam dünyası uzmanı Prof. Dr. Gilles Kepel şu yorumu yaptı: "Papa'nın şiddeti yorumlaması Kilise için bir yenilik. Ama Papa'nın İslamı yorumlamak için meşruiyeti yok. Müslüman aleminin bir kısmının daha radikalleşmesine yol açacak..." Vatikan uzmanları ise "Papa, İslam ve Hıristiyan dinlerinde Tanrı'nın aynı olmadığına dikkat çekiyor. Dolayısıyla İslam ve Yahudi dini mensupları ile ortak dua etmenin anlamsız olduğunu söylüyor" şeklinde yorum yaptı. Diyanet İşleri Başkanı Prof. Ali Bardakoğlu Batıda İslam ile Hz Peygamberimiz'le ilgili değerlendirme ve kanaatler önyargılı, taraflı, objektiflikten uzak oldu. Kilise, İslam'ı rakip gördüğü için, hasmane, düşmanca tavır izledi. İslam önce haçlı seferleri ile önlemek istendi. Binlerce insan öldü. Sadece Müslümanlar değil, Ortodokslar, Yahudiler de öldü. 60 yıl İstanbul'u işgal ettiler. 'Kardinal külahı yerine Şeyhülislam kavuğu görmek isterim' sözü bu dönemin dehşetini çok iyi anlatır. Bu kutsal savaş ve haçlı savaş anlayışı Hıristiyan din adamlarının genlerine işlemiştir. Papa'nın saldırgan, küstahlık dolu açıklaması da hem içindeki İslam'a karşı kinini, hem de o kutsal savaş ve haçlı zihniyetini yansıtıyor. "BU SÖZDE AKIL YOK Kİ" Prof. Bardakoğlu, Papa'nın"İslam'da tanrı ile akıl arasında ayrılmaz bir bağ yok" sözlerine de şu yanıtı verdi: "Bu sözde akıl yok ki ben Hıristiyanlıkta akıl olduğunu anlayayım. Aslında kilise, aklı devre dışı bıraktığı için batı aydınlanma süreci yaşadı, reform süreci yaşadı. Hıristiyan kilise, insanların dindarlıklarına tahakküm ettiği için, yaratan ile fert arasına girip kutsalı adeta tekelinde tutup sömürdüğü için, insanların beyinlerine tahakküm ettiği için, kutsalı sömürdüğü için, batı reform süreci yaşadı. Batıdaki din karşıtlığının en büyük sorumlusu kilisedir. Aklı devre dışı bırakarak kendi hiyerarşik yapılarını ve çıkarlarını öne aldılar. Üç tanrı inancını kilise icat etti. İsa'nın Allah'ın oğlu olduğunu uydurdu." Evrensel ahlakın, "ötekinin kutsalına saygılı olmayı" gerektirdiğini vurgulayan Bardakoğlu, "Bir din adamı, diğer dinin uygulanmasında yanlışlık varsa eleştirebilir. Teröre bulaşan Müslüman'ı eleştirsin. Ama bir dinin kitabına, peygamberine saygısızlık ahlak sınırının ötesindedir. Bu eleştiri değil, küstahsızlıktır" dedi. Batı insanının din konularına "teknolojik gelişmişliğin, askeri, ekonomik gücün yarattığı kendini beğenmişlik, ukalalık ve ötekini adam etmeci tavır içerisinde yaklaştığını" belirten Diyanet İşleri Başkanı, "Gerçek medeniyet uzun menzilli silahlar üretmek, daha çok para kazanmak değil, insani değerlerde yol alabilmektir" dedi VATİKAN: PAPA TANRI ADINA KONUŞUR Vatikan Adalet Bakanı Kardinal Julian Herranz ise La Rebubblica Gazetesi’ne açıklamada bulunarak, “Papa her zaman kutsal ruhlar tarafından yönlendirilir. Papa direkt Tanrı adına konuşur. O basitçe iyiye yönelmek isteyen insanları diyaloğa ve karşılıklı saygıya davet etti" dedi. (Hürriyet:17.09.06) Bush, Papa'ya kefil oldu George W. Bush'un söz konusu sözleri,New York'ta düzenlenen BM Genel Kurulu toplantısı öncesinde yaptığı görüşmede söylediği bildirildi. Beyaz Saray Orta Asya İşleri Üst Düzey Direktörü Dennis Wilder, “Başkan, Papa'nın İslam hakkında sarfettiği sözler nedeniyle çeşitli defalar özür dilediğini kaydetti. Başkan, Papa'nın sözlerinde samimi olduğuna inandığını söyledi” dedi. PROTESTAN -EVANGELİST- BUSH İLE KATOLİK PAPA'NIN TEK ORTAK NOKTASI İSLAM'A OLAN DÜŞMANLIKLARI...YOKSA İKİ GRUPTA BİRBİRİNİ " KAFİR " İLAN EDİYOR...! BİZZAT MİSYONERLERDEN DEFALARCA DUYDUGUM BİR CÜMLEDİR BU! BİZİM HUTBELERDEKİ " TEK DİN İSLAM'DIR AYETİNE İTİRAZ EDEN BATININ GERÇEK YÜZÜNE BAKAR MISINIZ ...! BİZE HİZBULLAH YASAK AMA ONLAR ISA'NIN ASKERİ OLABİLİYOR...! Amerika’da yayınlanan ’Jesus Camp’(İsa’nın Kampı) adlı bir belgesel olay oldU Amerika'nın din savaşçıları ABD 13 yaş altı çocukları 'Hıristiyan savaşçı' olarak yetiştiren yaz kampını tartışıyor. Evanjelist Fischer, 'Çocukların Filistin ve Pakistan'daki gibi İncil için hayatlarını feda ettiklerini görmek istiyorum' Bu sırada kampın lideri Papaz Becky Fischer çocuklara, “Bu bir savaş. Hükümetteki düşmanlarımızı yerle bir edeceğiz. Hazır mısınız” diye bağırıyor. Çocuklar hep bir ağızdan, “Evet” diye yanıtlıyor.ABD'de en küçüğü altı yaşındaki çocukların birer 'Hıristiyan savaşçı' olarak yetiştirildiği yaz kampını konu alan belgesel, tartışma yarattı. 'Jesus Camp' (İsa'nın Kampı) adlı belgesel, evanjelist papaz Becky Fischer liderliğindeki Kuzey Dakota'daki 'Kids on Fire' kampında, 'ABD'yi İsa adına yeniden ele geçirmek' için çocukların nasıl fanatik Hıristiyanlara dönüştürüldüğünü ortaya koyuyor. Evanjelist hareketin 'bir gün kilise-devlet ayrımının bittiğini göreceğine' inanan Fischer, 'Ağaç yaşken eğilir' fikrinde: "Amerika'da yeniden Hıristiyanların hâkim olmasını amaçlıyoruz. Aynen kendini Allah'a adayan Müslümanlar gibi Hıristiyan gençler istiyorum. Tanrı'nın ordusunu kurmak için en önemli şey çocukları erken yaşta eğitmek. Bu çocukların İncil için tıpkı Filistin ve Pakistan'dakiler gibi hayatlarını feda etmelerini görmek istiyorum". Fischer'in fikir aşılamak için tercihi 13 yaş altı çocuklarKendilerinden geçiyorlar: Fischer, "Başkaları beyin yıkama diyebilir ama ben çoçukları Tanrı korkusuna sahip Hıristiyan Amerikalılar olarak eğitiyorum" demekten çekinmiyor. Görüntülerde, kamuflaj giysili yüzleri boyalı çocuklar tahta kılıçlarla savaş dansı yapıp Hıristiyan heavy metal müziğiyle selam çakıyor. 'Kutsal Ruh'un kendileri aracılığıyla konuştuğuna' inanan pentekostalistler gibi kendilerinden geçip gözyaşlarına boğuluyor. Başkan Bush'un resmi önünde 'ABD'yi Tanrı'nın himayesinde bir ulus yaptığı' için dua eden çoçuklar, kürtaj gibi konular aleyhine çalışmaya teşvik ediliyor. Bir vaiz, fetüs maketleri gösterip "Tanrı kürtajı bitirip ABD'yi diriltsin" duası ettiriyor. Çocuklar pentekostalist-evanjelist ailelerce evde eğitiliyor. İsa'nın beş yaşındayken 'kendisini kurtardığını' anlatan 12 yaşındaki Levi'nin hayali vaiz olmak. Misyoner olmayı isteyen 10 yaşındaki Rachael, şimdiden yabancılara 'Tanrı'nın onları düşündüğünü' anlatmaya başlamış. Bir çocuk 'şeytani şeyler içerdiği' için kitap okumazken, diğeri "Savaşçı gibi eğitiliyoruz ama eğlenceli" diyor. Muhafazakâr Hıristiyanlar, Tribeca Film Festivali'nde jüri özel ödülü kazanmış olan 'İsa Kampı' belgeselinin 6 Ekim'de ABD çapında vizyona girmesiyle mesajlarının daha geniş kitlelere ulaşmasını umuyor ( Milliyet :29 Eylül 2006 ) SEVGİ-MÜJDE DİNİNE BAKAR MISINIZ...! GERÇEK YÜZLERİ ORTAYA ÇIKIYOR...HAÇLI RUHU HORTLADI..! Papa’dan cennet promosyonu Vatikan, İslam’la “rekabet” için 1000 yıllık vaftiz inanışını değiştirdi. Papa’nın kararıyla artık Hıristiyan bebekler günahsız doğacak, bebekken ölmeleri durumunda direkt cennete gidecek.İslam karşıtı sözleriyle son 1 aya damgasını vuran Katoliklerin ruhani lideri Papa 16’ncı Benedict, Hıristiyanlığın en eski ve önemli inançlarından birini tarihe gömüyor. Katolik inancına göre, her insan Hz.Adem’in elmayı yiyerek Tanrı’nın sözünden çıkmasının günahıyla doğuyor. Ve bu “ilk günah” da sadece vaftiz olunca temizlenebiliyor. Yeni doğan bebekler de bu günahla doğdukları için, vaftiz olmadan bebekken hayatlarını kaybettikleri zaman cennete gidemiyorlar...Müslümanlığa göre ise günahsız doğan bebekler, 7 yaşına kadar hayatlarını kaybettiklerinde masum oldukları için direkt cennete gidiyor.Bu iki inanış arasındaki fark nedeniyle açlık, salgın hastalıklar gibi sorunlar yüzünden bebek ölümlerinin yoğun olduğu Asya ve Afrika’da Hıristiyanlık kan kaybediyor. Hıristiyanlık olumsuz mesaj veren bir din gibi görülüyor. ALINAN KARAR SİYASİ Bu durumu ortadan kaldırıp İslam’la rekabet etmek isteyen Vatikan, 30 kişilik bir din bilginleri heyeti kurarak bu inanışı tarihe gömme kararı aldı. Kurulun kararında vaftiz olmadan ölen bebeklerin de cennete gidebileceği kararı çıktı. Hıristiyanlık için devrim niteliği taşıyan bu karar cuma günü Papa tarafından onaylanarak dünyaya duyurulacak. Papa 16’ıncı Benedict’in aldığı bu kararla bir anda yüzbinlerce çocuğun cennete gideceğini söylemesi, akıllara 11’nci yüzyılda Haçlı Seferleri için adam toplayan Papa Urban’un, sefere katılanların direkt cennete gideceğini açıklamasını getirdi.( Vatan :05.10.2006 ) ELE VERİR TALKIMI KENDİ ALIR SALKIMI Türkiye'ye 'laiklik' övgüsü Papa 16. Benedictus, Vatikan'ın Ankara Büyükelçiliği'nde yabancı misyon şeflerini kabulünde yaptığı konuşmada, Türkiye'nin laik rejim seçimiyle, büyük ve modern bir devlet olma yolunda önemli adımlar attığını söyledi...( Milliyet :29 Kasım 2006 ) Papa laikliğe savaş ilan etti ABD’ye 6 günlük tarihi ziyaret için adım atan ikinci Papa olan 16’ncı Benedict, Amerikalı 9 kardinal ve 350 rahibe hitaben yaptığı konuşmada laiklik tartışması başlattı. AVRUPA AMERİKA'YI ÖRNEK ALMALI:Konuşmasının en uzun bölümünü laiklik tartışmalarına ayıran Papa, Avrupa’nın kendisine bu konuda Amerika’yı örnek alması gerektiğini aksi halde tehlikeli bir gidişe doğru ilerlediğini söyledi. POZİTİF LAİKLİK:Papa, “Avrupa’da sanki Tanrı yokmuş gibi hayatımızın her alanından dini çıkarmak için adımlar atılıyor. Bunun adına da laiklik deniyor. Bu çok tehlikeli ve din karşıtı bir laiklik anlayışıdır. Buna karşı var gücümüzle savaş vermek zorundayız. Amerikan tarzı laiklik bu konuda anahtar olabilir. Buna ”pozitif laiklik“ diyebiliriz” diye konuştu. MATERYALİZM VE LAİKLİK TEHDİDİ:Papa, laiklik ve materyalizmin modern dünyanın en önemli tehditleri olduğunu savunarak, “Eğer bunları pasif bir şekilde kabul edersek o zaman Tanrı’dan uzaklaşırız. Amerika’da öyle bir laiklik anlayışı var ki, “laik devlet” herkesin özgür bir şekilde inanmasına ve her türlü ibadeti yerine getirmesine olanak tanıyor” dedi. 18 Nisan 2008 Hristiyanlık şeriatına göre teokratik bir devlet olan Vatikan'ın ve yüzlerce tv-radyo ve milyarlarca dolarlık serveti yöneten Papa hazretleri Türkiye'de " Laikliği savunur !" Hadi canım sende... !!! Not: İslam teokratik sistemi savunmaz. Din adamının " hakimiyetini değil denetimini " savunur ! KİM YANILDI ÖNCEKİ Mİ YENİSİ Mİ 1996: Papa John Paul II, Evrim Teorisi ile Hristiyanlığın uzlaştırılabileceğini açıklamıştır, ama bunun Katolik öğretiler ile çelişmeden yapılması gerektiğini söylemiştir (John Paul II, The Pope’s Message On Evolution, (‘Quarterly Review of Biology 72’ Journal, içinde), s. 377-383. ) Papa II. Jean Paul, 1996 yılında Papalık Bilimler Akademisi’ndeki mesajı: "Yeni bilgiler bizi evrim teorisinin bir varsayımdan öte olduğuna inanmaya itti. Bu teorinin, çeşitli bilim dallarındaki bir dizi buluştan sonra, araştırmacılar tarafından giderek kabul edilmesi gerçekten hayranlık uyandırıcı. Birbirinden bağımsız çalışmaların önceden kararlaştırılmamış, uydurulmamış, sonuçlarının aynı noktada birleşmesi, teorinin lehinde bir kanıt olarak yeterli." Papa’nın bu açıklaması, Katolikliğin dünyanın en büyük teist mezhebi olması yanında, Katolikliğin teolojik kabulüne göre Papa’nın yanılmaz bir otorite olarak kabul edilmesi (Osman Cilacı, Günümüzün Dünya Dinleri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara (1995), s. 84.) açısından da özel bir öneme sahiptir. 2005 : Yeni Papa XVI. Benedict ise bu konuda daha da somut bir açıklama yaparak, Akıllı Tasarım teorisine çok paralel bir görüşte olduğunu ifade etti. İtalyan basınının duyurduğu, The Washington Post gazetesinin de verdiği habere göre, Papa, evreni "akıllı bir proje" (intelligent project) olarak tanımladı ve evrenin tarihini rastlantısal ve amaçsız bir süreç olarak gösteren sözde bilimsel görüşlere karşı olduğunu vurguladı.10.11. 2005 EEEEE...! ŞİMDİ KİM YANILMAZ ...KİM SAHTEKAR, KİM YANILDI ... :D
MİSYONERLİK NEDİR ? NEYİ AMAÇLIYOR BATI MİSYONERLİK İLE NEYİ AMAÇLIYOR? Hıristiyan misyonerler emperyalizmin öncü kuvvetleridirler. Batı ülkeleri dini, yönetimin tamamen dışında bıraktıkları halde İslam dünyasındaki misyonerlik çalışmalarına büyük maddi katkıda bulunmaktadırlar. Misyonerliğin öncelikli amacı insanlara hıristiyanlık dinini tebliğ etmek değil gelişmemiş üçüncü dünya ülkelerinin halklarının Batı ülkelerinin dünya üzerinde kurmuş oldukları sömürgeci yapıya tamamen teslim olmalarını ve başkaldırmamalarını sağlamaktır. Bu arada misyonerler, söz konusu sömürgeci yapıyı tehdit eden tehlikeleri de ortadan kaldırmayı amaçlamaktadırlar. İslam dünyasındaki hıristiyan misyonerlerin sadece din propagandası yapmakla kalmayarak bozgunculuk yapmaları da bu yüzdendir. (1) Günümüzde Müslümanların karşı karşıya olduğu meselelerin pek çoğuna onlar sebep oldular ve halen de sebep olmaya devam ediyorlar. Misyonerler geçmişte, Müslümanları hıristiyan yapmakta başarılı olamayacaklarını anlayınca "İslam Birliği"ni ve Müslümanların İslamca yaşantılarını bozmak için değişik bir yol tuttular. Dolayısıyla Müslümanlar arasında kavmiyetçilik, liberalizm vs. gibi fikirleri yaymaya başladılar. Bugün Müslümanlar arasında yaygın olan gayrı İslâmi düşüncelerin çoğu onların ürünüdür. Bugünkü hıristiyanlığın asıl vatanı durumunda olan Avrupa ve Amerika'da din büyük oranda arka plana atıldığı, hıristiyanlığın kuralları tümüyle unutulduğu halde, misyonerler çalışmalarını İslam ülkelerinde ve geri kalmış durumdaki Afrika ve Asya ülkeleri üzerinde yoğunlaştırmaktadırlar. Böyle yapmaları emperyalizmin çıkarlarına hizmeti amaç edindikleri yolundaki iddiamızı doğruluyor. Emperyalizmin desteği ile çok büyük bir maddi güce sahip olan kilisenin sömürge durumundaki ülkelerde yürüttüğü çalışmaları aksatmamak için kendi vatanını ihmal etmesi boşuna değildir. Sahip oldukları dokunulmaz ve özerk statüyü çok iyi değerlendiren kilise otoriteleri kendi vatandaşlarına "din" konusunda pek söz geçirememekle beraber, üçüncü dünyada faaliyet göstermek üzere büyük bir sermaye desteğine sahiptirler. Özellikle Afrika ve Uzakdoğu gibi istismar edilmeye çok uygun yerlerde misyonerler, sınırsız ekonomik imkânların yanında batı ülkelerinin ve mevcut kukla rejimlerin askeri ve siyasi desteğiyle çalışmaktadırlar. Bugün dünyada hıristiyan bir azınlık tarafından yönetilen Müslüman ülkelerin sayısı az değildir. (2) Misyonerliğin Geçmişi İslam âleminde hıristiyanlaştırma faaliyetlerinin kökleri haçlı savaşlarına kadar uzanır. Hıristiyan Avrupa'nın İslam âleminde teşkilatlı bir şekilde misyonerlik çalışmalarını başlatması ise 13. asrın başlarında olmuştur. Hıristiyan misyonerler İslam âlemindeki hıristiyanlaştırma faaliyetlerini organize etmek amacıyla tarih boyunca çeşitli dernekler ve teşkilatlar kurmuşlardır. On dokuzuncu asrın girmesiyle misyonerlik faaliyetleri daha da gelişmeye ve güçlenmeye başladı. Özellikle Batı'nın gerçekleştirdiği teknolojik gelişmeleri çeşitli İslam topraklarına sokmak suretiyle nüfuzunu genişletmesi İslam âlemine misyonerlik faaliyetlerinin sızmasını da kolaylaştırdı. Misyonerlerin Müslümanlar arasında yayılmasını Avrupa ülkelerinin İslam topraklarına askerler göndermesi takip etti. Bu noktada sömürgeci güçlerle misyonerlerin gayeleri birleşiyordu. (3) Afrika'da Sömürgecilik ve Misyonerlik El Ele Emperyalizmin Afrika senaryosu ve bunda misyonerlerin rolü, emperyalizm-misyonerlik ilişkisini ortaya koyma bakımından üzerinde durulmaya değer. Afrika'nın keşfinden sonra bu kıtaya ilk yayılanlar misyonerler oldu. Misyonerlerin amacı sadece insanları hıristiyanlaştırmak değil aynı zamanda onları sömürge hâkimiyetine hazır hale getirmekti. Böylece Avrupa'nın Afrika üzerindeki hâkimiyeti daha da kuvvet kazanacaktı. Nitekim misyonerler bütün güç ve imkânlarıyla çalıştılar. Avrupalılar da hâkimiyetlerini kurdular ve bunun sonucunda bir yandan Afrika'nın tabii zenginlikleri Avrupa'ya aktarılırken, diğer yandan ekonomik gelişmeler dolayısıyla işçi talebinin karşılanması için insanlar köleleştirildiler. Avrupalının yüzyıllar süren sömürge düzeninin neticesi, bu kıtanın verimsiz, kurak ve çöl haline getirilmesi dolayısıyla insanlarının fakirleşmesi oldu. Afrika kıtasının tabii zenginliklerinin Avrupa'ya taşınması sonucunda bu kıtanın çölleşmesini de Avrupalılar kendi çıkarları açısından kullanmayı bildiler. Batılılar, hıristiyanlaştırma faaliyetleri çerçevesinde geçmişte gerçekleştiremediklerini bugün yoksulluğu fırsat bilerek gerçekleştirmek istiyorlar. Bugün Batı'nın göndermiş olduğu hıristiyan misyonerler Afrika insanının yoksulluğunu ve açlığını onu hıristiyanlaştırmak için değerlendirmektedirler. World Christian Encyclopaedia (Hıristiyan Dünyası Ansiklopedisi)'nın yayın müdürü istatistikçi Dawid Warren'e göre 1970'lerde hıristiyanlaştırma faaliyetlerine 70 milyar dolar ayrılmışken bu miktar gittikçe artırılarak 1980'lerde 100.3 milyar dolara çıkarıldı. Dawid Warren, tüm dünyada yapılacak hıristiyanlaştırma faaliyetleri için 1985 yılında da 127 milyar dolar ayrıldığını bildirdi. (Buna misyonerlik faaliyetleriyle bağlantılı gıda, sağlık ve diğer zorunlu ihtiyaç yardımlarının da dahil olduğunu sanıyoruz.) Yukarıda da işaret ettiğimiz üzere misyonerler, faaliyetlerini kuraklık ve açlık musibetine uğrayan ve kendi hallerine terk edilen Afrikalıların yaşadıkları bölgelerde yoğunlaştırmaktadırlar. Yardımseverler kisvesi altında faaliyet yürüten misyonerler her gün yüzlerce Etyopyalı, Sudanlı, Çadlı, Malili ve Mozambikli insanın inancını çalmaktadırlar. Anne ve babalarını kaybeden Müslüman çocuklar, papazlar tarafından idare edilen hıristiyan yetimhanelerine götürülmekte ve içlerinden zeki olanlara kilise bursları temin edilerek Batı ülkelerine tahsil yapmaya gönderilmektedirler. Bunlar Batı ülkelerinin Afrika ülkelerindeki çıkarlarını korumaya elverişli hale getirilmek üzere özel bir eğitime tabi tutulmaktadırlar. Söz sırası gelmişken bugün İslam ülkelerindeki yönetim meselesinin ve bu ülkelerde yönetim ile halk arasındaki kopukluğunun da geçmişte uygulanan benzer politikadan kaynaklandığına dikkat çekmemiz uygun olur. Misyonerliğin Afrika'ya Getirdikleri: Sömürgeleştirme, Yoksullaştırma, Hıristiyanlaştırma ve Bozgunculuk Bugün Afrikalı Müslüman, iki büyük tehlike ile karşı karşıyadır. Biri açlık ve sefalet dolayısıyla hayatını kaybetme tehlikesi, diğeri ise fırsatı ganimet bilip insanların içinde bulundukları imkânsızlıkları istismar eden hıristiyan misyonerlerin tuzağına düşerek imanını kaybetme tehlikesi. Bunların ikincisi birinciden çok daha tehlikelidir. Çünkü birincisi geçici hayatı kaybetme tehlikesi, ikincisi ise ebedi hayatı kaybetme tehlikesidir. Ama ikincisi birinciyle irtibatlı. Çünkü Afrikalı Müslüman açlık ve sefalet yüzünden misyonerlerin kucağına itiliyor. Şimdi size hıristiyan misyonerlerin Afrika'daki çalışmalarından bazı örnekler sunalım: Afrika'daki Müslüman halklar içerisinde açlık sıkıntısından en çok etkilenen toplumlardan biri Mozambik Müslümanlarıdır. Birleşmiş Milletler'in yayınladığı bir rapora göre Güneydoğu Afrika ülkelerinden Mozambik'te doğan her bin çocuktan 350'si yetersiz beslenme sebebiyle hayatını kaybediyor. Mozambik Müslümanları 500 yıl Portekiz emperyalizmine karşı savaş verdiler. Portekizliler bu beş asır içinde Müslümanların bütün mal varlıklarını gasp edip onları fakir, çaresiz bıraktılar. Bu beş asır sonunda kazanılan zafer de çeşitli siyasi oyunlarla yine Müslümanların elinden alındı. 1977 yılında bağımsızlığını ilan eden Mozambik'te yönetimi ele geçiren Milli Cephe, sosyalist sistem getirdi. Bu sosyalist rejimin gölgesinde misyonerler gayet rahat bir çalışma ortamı bulabildiler. Geçmişte Müslümanlardan zorla aldıklarının çok az bir kısmını geri veren misyonerler, verdikleriyle beraber batıl inançlarını da kabul ettirmeye çalıştılar. Hıristiyan kilisesi Mozambik'te yürütülen hıristiyanlaştırma çalışmalarıyla ilgili olarak verdiği raporunda bu ülkede hıristiyanların sayısının hızla arttığını duyurdu. Bu ülkede açlığın hüküm sürdüğü yerlerle kurak bölgelerde gıda maddelerinin dağıtılması hususunda misyoner teşkilatları ile hükümetin sıkı bir işbirliği içinde oldukları bildirildi. Mozambik'teki hıristiyanlaştırma çalışmaları genellikle Müslümanlara yönelik. Yukarıda sözü edilen kilise raporuna göre Mozambik'teki "Yav" kabilelerinin % 80'i, "Makondi" kabilelerinin de % 43'ü Müslüman. Bugün hâlâ açlığın cenderesinden kurtulamamış olan Somali'de misyonerlik çalışmalarının iki asırlık bir geçmişi var. Misyonerler bu ülkede iki asırlık hummalı çalışmaları sonunda tek bir Müslümanı bile hıristiyan yapmayı başaramadılar ama sömürgeci güçlerin bu ülkenin yönetimini kendi çıkarlarına hizmet edecek kişilerin eline teslim etmeleri için şartları hazırlamayı başardılar. Somali'nin 1991 ayaklanmaları ile iktidardan uzaklaştırılan eski diktatörü Siyad Berri, ülkedeki İslâmi uyanışın önüne geçmek amacıyla hıristiyan misyonerlerden yararlanıyordu. İslâmi hareket mensuplarına göz açtırmayan Siyad Berri, misyonerlere Müslüman halk içinde faaliyet yürütmeleri için her türlü imkânı sağlıyordu. Sömürgeci güçlerin çıkarlarını koruması üzere Somali devlet başkanlığına getirilen Siyad Berri misyonerlerin önüne bütün kapıları açmış ve misyoner okulları açmalarına fırsat tanımıştı. Hatta Berri ihtiyaçlı durumdaki Müslüman ailelerin çocuklarının binlercesini hıristiyan misyonerlere satmaya bile kalkıştı. (4) Somali Müslümanlarının 1988 sonlarına doğru Kuveyt İslam Fıkhı Enstitüsü'nün 5. dönem toplantısına gönderdikleri mektupta şöyle deniyordu: "...Yönetim hıristiyanlaştırma çalışmaları için her türlü imkânı hazırladı. Müslümanlar tarafındaki bütün engelleri kaldırdı. Müslümanların İslâmi hislerini öldürdü. İslâmi tebliğ çalışmalarını yasakladı, ağızları kapattırdı ve misyonerlerin seslerinden başka her sesi susturdu. Artık misyonerlerin ülkemizde enine boyuna dolaşmaları ve istediklerini yapmaları için bir engel söz konusu değil. Ağızların kapatılmasından, İslam'ın sesinin kısılmasından, Müslüman davetçilerin kovulmalarından veya hapse atılmalarından sonra meydan onlara kaldığı için misyonerler artık Müslümanların çocuklarını arabalara yükleyerek adeta mal gönderir gibi Avrupa veya Amerika kiliselerine gönderebiliyorlar. Somali tarihinde ilk kez bazı gençlerin boyunlarına haç astırıp sokaklarda dolaştığı görüldü. Kuzey bölgedeki bazı şehirlerin yıkılmasına ve ahalilerinin sürgün edilmesine yol açan son olaylardan sonra bazı aileler çoluklarıyla çocuklarıyla Avrupa'ya veya Amerika'ya göç ettiler. Gittikleri yerlerde onları kilisenin adamları karşılayıp çocuklarını alıyorlar". (5) Somali'de 1991 yılında çıkan ve Siyad Berri diktatörlüğüne son vermeyi amaçlayan iç savaşın, halkı daha çok fakirliğe ve açlığa itmesi de misyonerlerin işine yaradı. Hatta misyoner teşkilatları bu kez Birleşmiş Milletler teşkilatı ile de işbirliği yaparak hıristiyanlaştırma çalışmalarını daha da hızlandırdılar. Fakir Afrika ülkelerinden Malavi'de elli - altmış yıl öncesine kadar nüfusun % 66'sını Müslümanlar oluştururken bu oran zaman içinde % 17'ye kadar düştü. Bu kadar kısa süre içinde böyle büyük bir düşüş gerçekleşmesinin sebebi eğitimin hıristiyanların denetimi altında olmasıdır. Misyonerler eğitimi denetimlerine almaları sayesinde okuyan kesimi ele geçirdiler. Bunun üzerine İslam okumamış kesimin dini haline geldi. Misyonerler bunu da İslam aleyhine bir propaganda malzemesi olarak kullandılar ve İslam'ın ancak cahil kesim tarafından kabul edilebilecek bir din olduğuna ülke halkının bir bölümünü inandırabildiler. (6) Fakat özellikle 1980'li yıllarda bu ülkede yeniden bir İslâmi uyanış ortaya çıktı. Bu uyanış sayesinde, geçmişte hıristiyan misyonerlerin İslam hakkındaki asılsız iddialarından etkilenen ve özellikle inançları yiyecek maddesi karşılığında çalınmış olan Malavililer yeniden İslam'ı tanımaya ve Müslüman olmaya başladılar. Bu durum karşısında Papa II. Jean Paul'ün emriyle Malavi'de görev yapan misyonerler yeniden bir atağa geçtiler. Ama bu kez misyonerler pek başarı elde edemediler ve Müslümanların çalışmaları daha etkili oldu. Hıristiyan kilisesi Malavi'de yenik düştüğünü ve geçmişte kullandığı hilelerin artık iş görmediğini anlayınca bu ülkede her türlü dini propagandanın yasak edilmesini istedi. Katoliklerin dini lideri II. Jean Paul de 1989 baharında çeşitli Afrika ülkelerini içeren ziyareti esnasında Malavi'ye de uğradı. Ziyaret ettiği diğer Afrika ülkelerindeki misyonerlik çalışmalarına devletin destek vermesini isteyen II. Jean Paul, Malavi'de bütün dini propagandaların yasak edilmesi çağrısını tekrarladı. Bu durum sömürgecilerin çıkarlarını garantiye almak için dini bir altyapı oluşturmak üzere görevlendirilen hıristiyan misyonerlerin eşit şartlarda mücadeleye ve er meydanında güreşe yanaşamadıklarını ortaya koyuyordu. Mali'nin Kav şehrinde misyonerlik faaliyetleri 1927'de başladı. O tarihten 1980'lere kadar hıristiyanlaştırılabilen Müslüman sayısı sadece ikiydi. Ama bu zaman zarfında misyonerlerin "fakirleştirme" ve "cahilleştirme" politikaları başarılı oldu. Dolayısıyla 1980'lerden sonra hıristiyanlaştırılabilen Müslüman sayısı hayli arttı. Mali'de faaliyet yürüten hıristiyan misyonerlerin genç kızları çeşitli yollarla evlerinden alarak misyoner merkezlerine teslim ettikleri tespit edildi. Konuyla ilgili açıklamalarda hıristiyan misyonerlerin Müslüman kızları kandırabilmek için onlara süs eşyası, güzel ve lezzetli yiyecekler, kıymetli giyecekler temin ettikleri bildirildi. Misyonerler bu yollarla ağlarına düşürebildikleri Müslüman genç kızları ailelerinden habersiz olarak misyoner merkezlerine götürüyor ve orada hıristiyanlık propagandasına tabi tutuyorlardı. Mali'de misyonerlik çalışmalarını yürüten örgütlerin genellikle kadın örgütleri olması da ilgi çekiciydi. Bunun en önemli sebebi orada daha çok genç kızların hedef alınması ve pusuların, ağların onlara göre düzenlenmiş olmasıydı. Dikkat çeken bir başka husus ise Mali'de faaliyet yürüten misyoner kadınların çoğunlukla Fransız asıllı olmalarıdır. Bunda Fransa'nın Mali'deki sömürgeci çıkarlarının korunmasının etkisi vardı. Fransa yönetimi hıristiyanlaştırma yoluyla Mali'deki emperyalist çıkarlarını korumak amacıyla kilise teşkilatlarına ve misyonerlere büyük yardımlar yapıyor. (7) Afrika'daki hıristiyan misyonerler zaman zaman siyasi karışıklıklara ve fitnelere de sebep olmaktadırlar. Mesela Afrika'nın küçük ülkelerinden olan Liberya'da Ağustos 1990'da çıkarılan ayaklanmanın asıl amacı bu ülkedeki İslâmi ilerleyişin önüne geçmekti. 3 milyon nüfusa sahip Liberya'da halkın yaklaşık % 45'ini oluşturan Müslümanlar, ne devlet başkanı Samuel Doe'nin ne de ayaklananların tarafını tutuyorlardı. Buna rağmen çok sayıda Müslüman atılan mermilere hedef seçildi. Liberya'daki Müslüman davetçilerin ileri gelenlerinden olan Seyko Hüseyin Sako'nun haftalık el-Muslimun gazetesine verdiği demece göre çoğunluğu putperest kavimlere mensup olan isyancılar Liberya'daki hıristiyan misyoner teşkilatlarından ve kilise temsilcilerinden önemli oranda yardım alıyorlardı. Liberya'daki ayaklanmanın başlama hikâyesi de oldukça ilginçti. Önce kilise güdümündeki Observer gazetesinin başkan Samuel Doe'yi Müslümanlara arka çıkmakla, camilerin ve İslâmi okulların yapımına yardımcı olmakla suçlamasıyla işe başlandı. Bunun arkasından karşılıklı suçlamalar ve ithamlar birbirini takip etti. Sonunda yine büyük ölçüde kilise mensuplarının ve misyonerlerin tahrikleri neticesinde ayaklanma başlatıldı. İsyancılar gerçekte Samuel Doe iktidarına son vermeyi amaçladıkları halde birçok yerde silahlarını Müslümanlara çevirdiler. Bazı Müslüman köylerinde toplu katliam gerçekleştirdiler. Liberya olayları ile ilgili olarak özellikle üzerinde düşünülmesi gereken de isyancıların bir Müslüman köyüne girdiklerinde ilk önce köyün imamını sormaları ve ilk iş olarak onu bulup öldürmeleriydi. 1989 Mayıs'ının ortalarında Batı Afrika ülkelerinden Senegal'in başkenti Dakar'da Senegallilerin Moritanyalılara saldırmaları üzerine başlayan çatışmalarda birçok insan öldürüldü. Bu olaylarda özellikle Fransa hesabına çalışan misyonerlerin parmağı olduğu sonradan ortaya çıkarıldı. Moritanya kültür bakanı Ahmed el-Emin Veled bu konu ile ilgili olarak yaptığı açıklamada misyonerlerin Afrika'da güven ve istikrarı bozmak, çeşitli sürtüşmelere sebep olabilmek için bilhassa hıristiyan yaptıkları kimseleri kullandıklarını ve bu arada ayrılıkçı gruplar ile de işbirliği içine girdiklerini söyledi. Ahmed el-Emin Veled, Senegal ile Moritanya arasında ortaya çıkan sürtüşmede katolik kilisesi hesabına çalışan misyonerlerin büyük rollerinin olduğuna işaret etti. Bakan Veled, katolik kilisesi hesabına çalışan misyonerlerin Senegallilerin kavmiyetçi düşüncelerini harekete geçirmek suretiyle, kendilerini bu ülkede yaşayan Moritanyalı azınlığa karşı kışkırttıklarını ve Senegal yönetimini de Moritanya ile savaşa girmek üzere teşvik ettiklerini ifade etti. Senegal olaylarının başlamasında Fransa hesabına çalışan ajanların ve yayın organlarının da etkinliği olmuştu. Senegal olaylarını kışkırtanların ve tertipleyenlerin başında Senegal'in eski başkanı Sengur zamanında İçişleri bakanlığı yapmış olan Jean Goulan bulunuyordu. Fransa finansmanlı basın organları da Moritanyalılarla Lübnanlıların geçmişte köle ticareti yaparak zengin olduklarını ileri sürüyor ve bundan dolayı Senegallileri Moritanyalılara karşı kışkırtıyorlardı. İşin gerçeğinde ise Senegal'deki köle ticaretini Fransızlar ellerinde tutmuşlar ve bu ülkeden zorla topladıkları binlerce Müslümanı Avrupa ülkelerinde köle olarak satmışlardı. Fransa güdümlü Demokratik Parti gazetesi de Senegalli siyahları Moritanyalı beyazlara karşı toplu kıyama davet etti. Bütün bu olaylar Fransız emperyalizmi ile misyoner teşkilatlarının işbirliğine delil teşkil ediyordu. Uganda'da 19. yüzyılın sonlarına doğru başlayan Müslüman katliamının arkasında hıristiyan misyonerler vardı. Hıristiyan misyonerler bu ülkedeki Müslüman hâkimiyetine son verebilmek için adam satın alma yoluyla bazı yerli Ugandalıları kendi taraflarına çekebildiler. Ardından kendi adamlarına modern silahlar temin ederek Müslümanlara karşı dini savaşlar başlattılar. Bu savaşlarda on binlerce Müslüman topluca öldürüldü. Sudan'ın güneyindeki ayrılıkçı gruplara hıristiyan misyonerler tarafından tabut içinde silah gönderildiği Sudan polisi tarafından tespit edilmişti. Bu olayın ortaya çıkarıldığı dönemdeki Sudan Kültür bakanı Ali Şumuvv, bir açıklamasında Sudan'ın çeşitli iç problemlerinin arkasında hıristiyan misyonerlerin bulunduğuna işaret etti. Ali Şumuvv, misyonerlerin Sudan'ın güneyini kuzeyinden ayırarak bu bölgede kendi amaçlarına hizmet edecek ufak bir devlet ortaya çıkarmak için bütün imkânlarını seferber ettiklerini belirtti. Ali Şumuvv konuyla ilgili açıklamasında Afrika'daki Müslümanların en büyük baş belalarının hıristiyan misyonerler olduğuna dikkat çekti. (8) Orta Afrika ülkelerinden olan Kenya'da misyonerlik çalışmaları bugün hâlâ oldukça yoğun durumdadır. 1990 yılında bu ülkede sadece İngiltere'den 320 misyoner görev yapıyordu. Batı ülkeleriyle iyi ilişkiler içinde olan Kenya hükümeti de misyonerlik çalışmalarına her türlü imkânı sağlamaktadır. Bu ülkede misyonerlik çalışmalarının oldukça yoğun olması sebebiyle bazı çevreler Kenya'yı Afrika'nın Vatikan'ı olarak adlandırmaktadırlar. Ne var ki, gittikleri yerlerde merhamet tacirliği yapan misyonerlerin Kenya'da silah ticareti ile de uğraştıkları belirlendi. Ancak misyonerlerin bu işgüzarlığı, hıristiyanlık propagandalarına her türlü imkânı tanıyan Kenya hükümetini kızdırdı. Kenya hükümeti 1989 sonlarına doğru, ülkeye silah soktukları ve iç güvenliği tehdit ettikleri gerekçesiyle Kenya Hıristiyan Kiliseler Birliği (ACCK) üyesi bazı misyonerleri sınır dışı etti. Kenya hükümeti olayla ilgili açıklamasında hıristiyanlık propagandasında kullanılacak malzeme diye göstererek ülkeye silah ve savaşta kullanılacak haritalar soktuklarının tespit edildiğini bildirdi. Konuyla ilgili olarak verilen haberlerde kilise papazlarından Richard Hamilton adında bir kişinin Kenya'dan kovulduktan sonra mühendis kılığına girerek kilisenin mülkünü alıp Hıristiyanlığa hizmet eden başka kurumlara çevirmek amacıyla yeniden bu ülkeye girmeye kalkıştığına işaret edildi. (9) 1977'de siyasi bağımsızlığına kavuşan Cibuti de geniş çaplı bir misyoner saldırısına maruz kaldı. Somali'nin kuzeyinde Aden Körfezi kıyısında bulunan Cibuti'nin bir milyon civarındaki nüfusunun yüzde yüze yakını Müslümandır. Cibuti aynı zamanda Somali zulmünden kaçan Ogadenli Müslümanların da mülteci olarak yaşadıkları bir ülke. Ogadenli mülteciler misyonerlerin iştahlarını kabarttı ve Cibuti'ye yönelik misyoner saldırısı da, Ogadenli Müslümanların yurtlarını terk ederek bu ülkeye iltica etmesiyle birlikte hız kazandı. Cibuti küçük bir ülke olmasına rağmen emperyalizm için özel bir önem arz etmektedir. Çünkü Aden Körfezi'ni Kızıl Deniz'e bağlayan Babu'l-Mendeb boğazı Cibuti'nin kontrolündedir. Güneyden Somali ile kuzeyden ve batıdan da Etyopya ile sınırdır. Bu itibarla önemli bir coğrafi konuma sahiptir. Dolayısıyla emperyalizmin öncüleri durumundaki misyonerler Cibuti'ye özel ihtimam gösteriyorlar. Amaç sadece insanları hıristiyan yapmak değil buradaki emperyalist çıkarları garantiye almak. Misyonerler Afrikalı Müslümanları dinlerinden uzaklaştırabilmek için onların aralarında kavmiyetçiliği yayma yolunda da büyük gayretler sarf ettiler. Misyonerler uzun yıllar Afrikalıları, İslam'ın bir "Arap dini" olduğuna inandırmaya çalışarak, onların daha çok kavmiyetçi düşünceleri benimsemelerini sağlamak istediler. Onların bu yöndeki çalışmalarının Afrikalılar arasında önemli etkileri olmuştur. Ancak, Afrika kıtasında İslâmi uyanışın yeniden kendini gösterdiği son yıllarda misyonerlerin kavmiyetçi fikirleri yayma çabaları eski etkisini kaybetmeye başladı. Siyonist - Misyoner İşbirliği Afrika'daki hıristiyan misyonerler İslam'a ve Müslümanlara karşı çalışmalarında siyonist İsrail rejimi ile de işbirliği yapıyorlar. Özellikle son yıllarda Afrika ülkelerinde de İslâmi uyanışın etkili olması üzerine hıristiyan misyonerler siyonist rejimle daha çok işbirliğine girme ihtiyacı duydular. Liberya'da binlerce Müslümanın öldürülmesine yol açan iç savaşın arkasında hıristiyan misyonerlerle birlikte siyonistler de vardı. Güney Sudan'daki ayrılıkçı gruplara da hıristiyan misyonerlerle birlikte siyonist rejim de destek vermektedir. Misyonerler Güney Sudan'daki ayrılıkçılara tabut içinde silah temin ederlerken siyonist İsrail yönetimi de ayrılıkçı militanları özel askeri eğitime tabi tutmaktadır. Misyonerlerin Asya'daki Çalışmaları da Afrika'dakinin Benzeri Hıristiyan misyonerler, Afrika'daki gibi Asya ülkelerinde de insanların fakirliklerini hıristiyanlaştırma faaliyetlerinde değerlendirmektedirler. Halkının büyük çoğunluğu Müslüman olan ve dünya ülkeleri arasında fakirlik sıralamasında ikinci sırayı alan Bangladeş'te hıristiyan misyonerler gayet yoğun bir faaliyet yürütmektedirler. Fakirlik, bilgisizlik, işsizlik ve sağlık hizmetlerinin yetersizliği hıristiyan misyonerlerin başarılı olmak için aradıkları şartlar. Bu şartların tümü Bangladeş'te mevcut. Dolayısıyla kilise teşkilatları bu ülkeye oldukça fazla önem veriyorlar. Misyonerler fakir ve dinleri hakkında yeterince bilgi sahibi olmayan Müslümanları tuzaklarına düşürmek için sosyal yardım merkezleri, okullar vs. açıyorlar. Kurdukları sosyal yardım merkezlerinden yardım almak isteyen Müslümanlara hıristiyan olmalarını şart koşuyorlar. Okullarına öğrenci alırken ise hıristiyan olma şartı aramıyorlar. Ancak misyoner teşkilatlarına bağlı okullara giren çocuklar sürekli hıristiyanlık propagandasına tabi tutuluyorlar. Aynı şekilde misyonerlerin sağlık hizmetlerinden yararlanmak isteyen Müslümanlar da hıristiyanlık propagandalarına maruz kalıyorlar. Devletin resmi sağlık kuruluşları yetersiz kaldığından ve düzensiz beslenme, sağlık kontrolünün ve koruyucu hekimliğin olmaması gibi sebeplerden dolayı hastalık oranı yüksek olduğu için misyonerlerin sağlık kuruluşlarına ihtiyaç duyanların sayısı çok oluyor. 200 yıldan buyana yoğun misyonerlik faaliyetlerine maruz olan Bangladeş'te son yıllara kadar 1 milyon Müslümanın hıristiyanlaştırıldığı çeşitli kaynaklarda ifade edilmektedir. Bangladeş hıristiyanları kendilerine özel (bağımsız) bir kilise teşkilatı kurdular. (10) İslam ülkelerinin nüfusça en kalabalık olanı Endonezya'da da yoğun misyonerlik faaliyetleri yürütülmektedir. Batı, Endonezya'yı önce doğrudan işgal etti. Sonra kendi hesabına iş yapacak adamlarını yönetime geçirip işgal kuvvetlerini geri çekti. Daha sonra bu ülkede, İslâmi uyanışın başlaması ve emperyalizmin çıkarlarını tehdit etmesi üzerine öncü kuvvetleri durumundaki misyonerleri gönderdi. Endonezya'daki misyoner teşkilatları Birleşmiş Milletler teşkilatından da yardım almaktadırlar. Diktatör Sukarno ve Suharto döneminde misyonerler totaliter rejimle işbirliği yaparak Müslümanlara baskı yapılması suretiyle onların dinlerini güvenilir kaynaklardan doğru bir şekilde öğrenmelerine engel oluyor, onları dinleri hakkında cahil bırakmak ve hıristiyanlık propagandalarından rahatlıkla etkilenebilecek, şuursuz ve bilgisiz insanlar topluluğu haline getirmek için çalışıyorlardı. Bu ülkedeki misyonerlik faaliyetlerinin en önemli yanını ise diğer ülkelerde olduğu gibi insanların yoksulluklarından istifade oluşturmaktadır. Bu faaliyetlerinde başvurdukları metotlardan bazılarını şu şekilde sıralayabiliriz: a.Hıristiyan olmak yahut hıristiyanlığı kabul etmek veya çocuklarını hıristiyan okullarına göndermek şartıyla, fakir Müslümanlara mali yardım yapılması. b.Çeşitli vesilelerle rejim tarafından tutuklanan Müslümanların ailelerine yardım sağlayarak onları hıristiyanlığa ısındırmak. c.Okullar açarak bu okullarda fakir ailelerin çocuklarına eğitim imkânı sağlamak. d.Çeşitli sosyal hizmetlerle insanları kendilerine bağlamak ve hıristiyanlığa ısındırmak. Bütün bu faaliyetleri için gerekli yardımları Batılı emperyalist ülkelerden ve onların kurduğu uluslararası teşkilatlardan alabiliyorlar. Yine halkının büyük çoğunluğu Müslüman olan Uzakdoğu ülkelerinden olan Malezya'ya da misyonerler özel önem veriyorlar. Misyonerler Malezya'daki faaliyetlerini 1985'den sonra başlayan İslamizasyon faaliyetlerine paralel olarak hızlandırdılar. Kısaca, misyonerlik faaliyetlerinden azade durumda hiçbir İslam ülkesi mevcut değildir. Neden Hedef Müslümanlar? Asya'daki misyoner teşkilatlarının çalışmalarını Taocular, Şintocular, Hindular ve Budistler arasında değil de özellikle Müslümanlar arasında yoğunlaştırmaları da dikkat çekici. Bunun en önemli sebebi İslam'ın bir hareket, aksiyon dini olmasıdır. Asya'daki misyonerler Müslümanların çoğunlukta olduğu bölgelere yönelik faaliyetlerini günden güne artırırlarken Japonya, Kore gibi Şintocuların ve Budistlerin çoğunlukta olduğu ülkelere uğrama ihtiyacı bile duymazlar. Misyonerlerin Müslümanlar arasında yürüttükleri faaliyetlerin tek gayesi Müslümanları hıristiyanlaştırmak değil dinlerinden uzaklaştırmaktır. Kendi ülkelerindeki insanların hıristiyanlıktan uzaklaşmalarına rağmen çalışmalarını Müslümanların üzerinde yoğunlaştırmaları da bunu gösteriyor. Gayeleri Hıristiyanlığı yaymak olsaydı, hıristiyanlığı unutup dinsizleşmiş olan ve sayıları milyonları bulan Batı insanlarına daha çok ağırlık vermeleri gerekirdi. Müslümanları dinlerinden uzaklaştırmak istemelerinin asıl amacı da onların Batı çıkarları karşısında zararsız ve etkisiz hale getirilmelerini sağlamaktır. Amaç Din Tanıtımı Değil Müslümanın Kafasını Karıştırmak Misyonerler, Müslümanları hıristiyanlaştırabilmek için ilk hamlede onları hıristiyanlığa davet etmiyorlar. Bunu yapabilmek için önce Müslümanları kendi dinlerinden uzaklaştırmaya, İslam dinine göre büyük günah sayılan kötülükleri Müslümanlar arasında yaygın hale getirmeye ve daha önce de zikredildiği gibi Müslümanları dini konularda bilgisiz bırakmaya çalışıyorlar. Ayrıca Müslümanlar arasında fakirliğin artması için çeşitli ekonomik yollara başvuruyorlar. Uluslararası emperyalizm ile yardımlaşma içinde olduklarından dolayı buna imkân bulabilmektedirler. Cehalet ve fakirlik, ikisi bir araya gelince, hıristiyanların işi kolaylaşıyor. Misyonerler ayrıca insanları tuzaklarına düşürebilmek için sosyal kurumlara oldukça ağırlık veriyorlar. Maddi finansman açısından herhangi bir sıkıntı çekmediklerinden dolayı bilhassa Afrika ülkelerinde ve geri kalmış durumdaki diğer ülkelerde oldukça etkili sosyal kurumlar tesis etme imkânları bulabilmektedirler. En çok önem verdikleri alanlar ise eğitim ve sağlıktır. Mısır'ın İskenderiye şehrinde kıpti bir ailede dünyaya gelen, hıristiyan ilahiyatı üzerine öğrenim gören ve bir süre hıristiyan ilahiyat fakültesinde öğretim görevlisi olarak çalıştıktan sonra Müslüman olan Dr. İbrahim Halil Ahmed, misyonerlerin Müslümanlar arasındaki çalışmalarıyla ilgili açıklamasında, kilise görevlilerinin Müslümanların inançlarına fitne sokmak ve onları bazı durumlarda zor duruma düşürmek amacıyla İslam'ı öğrendiklerine dikkat çekmişti. Ünlü misyoner casus Hampher'in şu sözü de bu konuda fikir veriyor: "Müslümanların kalbindeki cihad duygularını söküp atabilmenin en büyük başarı olduğu, gerisinin çorap söküğü gibi geleceği yetiştirildiğimiz misyoner okullarında öğretilmişti." Londra'da düzenlenen "İslam Ülkelerinin Sömürgeleştirilmesi ve Bu Yoldaki Güçlükler" adlı konferansta delegelerden birisi şöyle konuşmuştu: "Elli yıl durmadan çalıştık. Sadece beş kişiyi hıristiyan yapabildik. Bu durum her şeye rağmen Müslümanların ne kadar zor hıristiyan olduklarının bir kanıtıdır. Fakat elli yıl içerisinde milyonlarca insanı İslam'dan uzaklaştırabildik ve İslam'a karşı Müslümanları lakayt bir hale getirebildik. İşte bu durum bizleri çok sevindirmektedir". Delegenin bu şekilde konuşmasından sonra misyoner merkezi: "Bundan böyle İslam ülkelerinde Müslümanları hıristiyanlaştırmak için çaba sarfetmeyelim. Onları İslam'dan uzaklaştıralım ve İslâmi hükümlere düşman yapalım..." diye karar aldı.(11) Bunları okuyunca İslam ülkelerinde neden bu kadar çok "şeriat" düşmanlığı yapıldığını daha iyi anlamak mümkün olabilmektedir. Hıristiyan misyonerlerin Müslümanları hıristiyan yapmaktan çok dinlerinden uzaklaştırmayı öne çıkarmaları onlarda ciddi bir din hassasiyetinin bulunmadığının ve onların sömürgeci güçlerin çıkarlarına hizmeti sahip oldukları inanca hizmetten üstün tuttuklarının bir başka delilidir. Bu durum Batı'da din müessesesinin de kendi içinden çürüdüğünü, bozulduğunu ve dinin de sadece dünya çıkarları için kullanıldığını gösteriyor. Kendileri hıristiyanlığı yaşamayan, hıristiyanlığın bütün yasaklarını kendileri için meşru gören bazı Batılıların İslam ülkelerindeki misyonerlik faaliyetlerine katkıda bulunmaları bu durumun bir başka şahidi. Kendileri hıristiyanlıktan son derece uzak olan bazı Batılı turistlerin İslam ülkelerinde misyonerlik faaliyetlerinde bulunmaya kalkıştıklarına sık sık rastlanabilmektedir. Bizzat Avrupa ülkelerinde bile hıristiyan misyonerlerin, çalışmalarını hıristiyanlıktan çıkan gençler üzerinde değil de, Müslüman işçiler ve göçmenler üzerinde yoğunlaştırmaları da yukarıda serdettiğimiz fikirleri doğruluyor. Diyalog da Bir Misyoner Oyunu Misyonerler yürüttükleri hıristiyanlaştırma çalışmalarının önünü açmak amacıyla son zamanlarda İslam - hıristiyan diyalogu konusuna önem vermeye başladılar. İslam-hıristiyan diyalogu toplantıları da genellikle İslam ülkelerinde düzenleniyor. Bu toplantılardan birisine şahsen katılma imkânım oldu. Gözlemlediğime göre bu toplantılara hıristiyanlık adına katılanlar genellikle "saldırı", İslam adına katılanlar ise "savunma" konumunda oluyorlar. Üstelik İslam'ı savunmak amacıyla toplantıya katılanların çoğunluğu İslam'ın getirdiği hayat nizamını kendi nefislerine kabul ettiremeyenler oluyor. Toplantılarda misyonerler bir yandan sahip oldukları teslis inancını masum göstermeye çalışırken, diğer yandan da Kur'an-ı Kerim etrafında bazı şüpheler uyandırmak istiyorlar. Müslüman - hıristiyan yakınlaşmasını sağlamak adına, İslam'ın reddettiği inanç esaslarına da geçerlilik kazandırılması arzu ediliyor. İçleri Müslüman Düşmanlığıyla Dolu Ünlü misyonerlerden Reid: "Misyonerlerden pek çok kimse bir tek Müslüman şehrinde yıllarca çalışırlar, sonunda kendilerine bir ya da iki dost bulamadan ayrılırlar. Müslümanı sevmen zordur, çünkü Müslüman cana yakın biri değildir" (12) diyor. Böyle söylerken de kendi acziyetlerini Müslümanlara saldırmakla kapatmaya çalışıyor. Bu kafadaki misyonerlerin diyalog konusundaki sözlerine, numaralarına ve oyunlarına güvenmenin büyük bir saflık olacağını düşünüyoruz. 1. M. Ahmet Varol, Emperyalizmin Oyunları, sh.178, Seha neşriyat, İstanbul, 1990 2. Kahraman Kemal, Çağdaş Sömürge İmparatorluğu, sh. 132, Seha Neşriyat, İstanbul, 1989 3. M. Ahmet Varol, İslam Dünyasından Kesitler, C.I, sh. 9-15, Seha neşriyat, İstanbul, 1990 4. Somali Misyonerlik Çalışmalarını Destekliyor, İslam, Ocak 1986, sh. 30 5.Somali Müslümanlarının Çağrısı, Vahdet, 9-15 Ocak 1989, sh.17 6. Afrika Müslümanları Komisyonu Başkanı Dr. Abdurrahman Sümeyyit ile, İslam, Mart 1986, sh.23-24 7.Mali'de İnanç Avcıları, Vahdet, 26 Mart-1 Nisan 1990, sh. 16 8. Afrika'da Papa Fitnesi, Altınoluk, Eylül 1990, sh.41 9.Silahlı Misyonerlik, Vahdet, 1-7 Ocak 1990, sh.18 10. Bangladeş: Bir Tabak Yemek Karşılığı Vaftiz, Altınoluk, Nisan 1990, sh.38-39 11. Emperyalistlerin Öncüleri Misyonerler, İslam, Ocak 1986, sh.31-32 12. M. Ahmet Varol, İslam Dünyasından Kesitler, C.1, sh. 14 AHMET VAROL MİSYONERLİK VE MİSYONERLERİN ÇALIŞMA METOTLARI 1. Giriş Bugün iki milyarı aşan nüfusuyla dünyadaki en yaygın din olan Hıristiyanlık; Katolik, Ortodoks ve Protestan kiliseleri[1] ve küçük çaptaki birçok grup veya tarikattan oluşan çeşitli cemaatlere ayrılmış durumdadır. Günümüzde dünyada tahmini olarak 21.000 Hıristiyan cemaat veya grup bulunmaktadır.[2] Hıristiyanlığın kendi kaynakları göz önüne alınırsa bu dinin tamamen İsa Mesîh anlayışına dayanan bir inanca sahip olduğu görülür. Ancak, Hz. İsa ne yazılı bir mesaj, ne de otobiyografi bırakmıştır. Tarihi kaynaklardan onun söylediklerini ve yaptıklarını çıkarmak oldukça zordur. Hz. İsa’nın hayatını anlatan dört İncil de dahil tüm Hıristiyan kaynakları ondan sonra yazılmıştır.[3] Hıristiyanlığa göre İsa Mesih; hem tanrının oğlu hem de insanlığın kurtarıcısıdır. Tanrı insanlığı ezeli günahtan kurtarmak üzere “biricik oğlunu” yeryüzüne göndermiştir. İsa Mesih, “ilahi planı” yürürlüğe koyacak şekilde insanlığı kurtarışının sembolü olarak önce çarmıha gerilmiş, sonra da “ölülerden kıyam ederek” Babanın yanındaki yerini almıştır. Hıristiyan inancının merkezinde bulunan bu doktrin, Hıristiyan teolojisi içerisinde işlenerek değişik görüşlerin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bununla birlikte, Hz. İsa ve onun getirdiğine inanılan mesaj, bütün Hıristiyanları birbirine bağlayan ortak bir bağ olarak varlığını sürdürmektedir.[4] Hıristiyanlığa göre ahirette kurtuluş ancak İsa Mesih’in aracılığı ile elde edilebilir. Onun ölümünden sonra onun yerine kilise kaim olmuştur ve onun izinden gitmektedir. İsa Mesih bizzat kendisi kiliseye ve onun cemaatine rehberlik ve liderlik etmeye devam etmektedir. O baş, kilise de bedendir ve hayatını ondan almaktadır. Kilise, İsa vasıtasıyla kurtuluşa çağırmaktadır.[5] Katolik Kilisesinin resmi öğretisine göre, “kilise dışında kurtuluş mümkün değildir”. Latince “Extra ecclesiam nulla salus” şeklinde formüle edilen bu inanç 1445 yılında yapılan Floransa Konsilinde kararlaştırılmıştır.[6] Bu inanca göre Katolik kilisesinin otoritesini kabul etmeyen Hıristiyan cemaatler de kurtarılmaya muhtaçtırlar. Her ne kadar II. Vatikan Konsilinde bu anlayış yumuşatılmışsa da tamamen vazgeçilmemiştir. Papalık tarafından 2000 yılında yayınlanan ve Kilisenin diğer din ve mezheplere yaklaşımını tenkit eden kendi iç dinamiklerine cevap verme mülahazasıyla hazırlandığı izlenimini veren Dominus Iesus adlı belge, Katoliklerin kurtuluş için mutlaka Katolik Kilisesine mensup olmak gerektiği inancında ısrar ettiklerini göstermektedir.[7] Kilise insanlığın kurtuluşu için çalışma görevini İsa’dan almıştır. Yuhanna İncilinde bulunan iki ayet onun ve kilisenin misyonunu şöyle ifade etmektedir: “Senin (Baba) beni dünyaya gönderdiğin gibi ben de onları dünyaya gönderdim”.[8] “Ben size bir örnek gösterdim, benim sizin için yaptığım gibi siz de başkaları için yapınız.”[9] İsa’nın bu sözüne sadık kalma iddiasında olan kilise insanlığa gerçek hürriyetini kazandırmak, dünya ile tanrı arasında aracılık yapmak, onun hakimiyetini temin etmek, kanunlarını uygulamak ve kendisi ile çocukları arsındaki ilişkileri düzenlemek için çalışmaktadır. Kilise, kurucusu ve liderinin yaptığı gibi insanları araştırmaktadır. İnsanın hayatı ve faaliyetlerinin hiçbiri gözardı edilmemiştir. Kurtuluşa vesile olabilmek için insanın maddi ve manevi ihtiyaçları, sanat, bilim, teknik, vatan sevgisi, fakirlik veya zenginlik ve benzeri durumların tamamı kullanılmıştır.[10] Hıristiyanlık hakkında bu kısa bilgilerden sonra esas konumuza geçmek istiyoruz. Bu çalışmamızın temel amacı; Hıristiyanlığı yayma anlamına gelen misyonerlik anlayışını, bu anlayışın tarihi gelişimini, bu konuda geliştirilen metotları tespit ederek, yapılan misyonerlik faaliyetlerini gözönüne sermek ve misyonerliğin uluslararası ilişkiler boyutunu ortaya koymaya çalışmaktır. Tarihin çeşitli dönemlerinde ortaya çıkan misyon anlayışları tespit edilebilir, özellikle günümüzde misyonerlerin hangi metotlarla çalıştıkları gözönüne serilebilir ve dünden bugüne misyonerlerin elde ettikleri başarı gösterilebilirse, bu çalışma ile verilmesi amaçlanan mesaj verilmiş olacaktır. 2. Misyon ve Misyoner Misyon ve misyoner kelimeleri genel olarak bütün evrensel dinler için geçerli olmakla birlikte, Hıristiyanlık söz konusu olduğunda, tarihi süreç bakımından ve organize bir Kilise faaliyeti olması bakımından daha özel bir anlama sahiptir. Misyon, Latince “missio” kelimesinden türemiş olup, İngilizce ve Fransızca’da “mission” şeklinde kullanılmaktadır. Dilimize “misyon” telaffuzuyla aynen alınmış olan bu kelime sözlükte; görev, yetki, vekalet, bir kimseye bir işi yapması için verilen özel vazife anlamlarına gelir. Terim anlamı ise; Hıristiyanlığı, Hıristiyan olmayanlar arasında yayma görevidir.[11] Dolayısıyla bir işi yapmakla görevli ve yetkili kimseye; özel olarak da Hıristiyanlığı yaymayı vazife edinmiş ve bu alanda kilise tarafından özel olarak yetiştirilmiş ve resmi olarak görevlendirilmiş kimseye “misyoner” denir.[12] Bu kişilerin yapmış oldukları sistematik faaliyetlere de misyonerlik denilmektedir. Günümüz Batı literatüründe evangelizm terimi de misyonerliğin müteradifi olarak kullanılmaktadır. 16. yüzyılda Hıristiyanlığı anlatmak ve ibadetleri yönetmek amacıyla çeşitli yerlere din adamları gönderilmesine misyon, gönderilen kişilere de misyoner deniyordu. Bu terim 17. yüzyıldan sonra ticari ve siyasi alanda da kullanılmıştır.[13] Günümüzde ise teknik bir terim olarak misyon, Uzakdoğu ve Afrika ülkelerinin Hıristiyanlaştırılması anlamını ifade etmektedir.[14] Adı geçen bölge ülkelerinden bir çok misyonerin, özellikle Batı ülkelerindeki çeşitli enstitü ve seminerlerde yetiştirilerek misyonerlik faaliyeti yapmak üzere kendi ülkelerine veya dünyanın diğer bölgelerine gönderilmiş olması misyonerlik faaliyetlerinin başarısını göstermektedir. Bir başka ifade ile, misyonerlik kelimesine teknik olarak anlam kazandıran ülkelerin insanlarının Hıristiyanlaştırılması işlemi tamamlanmış, söz konusu ülkelerden bazı kimseler dünyanın başka bölgelerine misyoner olarak gitmeye başlamışlardır. Hıristiyan inancına göre misyonerlik, Hıristiyanlıkla birlikte ortaya çıkmıştır. Kilisenin kurucusu olan Hz. İsa aynı zamanda ilk misyonerdir. Onun hayatı tam bir misyoner hayatıdır.[15] Kilisenin kurucusu ve temeli kabul edilen İsa Mesih’in Havarilerine tevdi ettiği en önemli görev de İncil’i bütün milletlere yaymalarıdır. Bu temel görev, dört temel İncil’de ve Yeni Ahid’in “Resullerin İşleri” bölümünde, aralarında bazı küçük farklılıklar olmakla birlikte açıkça ifade edilmiştir.[16] Matta İncil’inde geçen ifadeler kilisenin temel misyonunu şöyle açıklamaktadır: “İsa yanlarına geldi ve onlara söyleyip dedi: Gökte ve yeryüzünde bütün hakimiyet bana verildi. İmdi, siz gidip bütün milletleri şakirt edin, onları Baba, Oğul ve Kutsal Ruh adıyla vaftiz eyleyin, size emrettiğim her şeyi tutmalarını onlara öğretin, ve işte ben bütün günler, dünyanın sonuna kadar sizinle beraberim”.[17] Matta İncilinde yer alan bu ifadeler evrensel bir misyonerliği tarif etmektedir. Ancak yine aynı İncilde İsa’nın mesajını sadece İsrail oğulları arasında yaymaya çalıştığını ve havarilerine de bunu tavsiye ettiğini gösteren ayetler vardır. Mesela İsa, “Ben yalnız İsrail halkının kaybolmuş koyunlarına gönderildim”[18] demekte, başka bir ayette de “İsa on ikileri şu emirle halkın arasına gönderdi: Diğer uluslara ait yerlere gitmeyiniz. Samiriyelilere ait kentlerin hiç birisine uğramayınız. Bunun yerine İsrail halkının kaybolmuş koyunlarına gidiniz. Gittiğiniz her yerde göklerin egemenliğinin yaklaştığını duyurunuz.”[19] ifadeleri yer almaktadır. Buradaki hükümlerden de sadece bir ulusun hedef seçildiği görülmekte, bu durum tezat olarak dikkat çekmektedir. Hıristiyanlar bu tezadı çarmıh öncesi ve çarmıh sonrası İsa anlayışı ile izah etmeye çalışmaktadırlar. Onlara göre, tarihsel İsa hayatında sadece İsrailoğullarına mesajın ulaştırılmasına çalışmış ve bunu tavsiye etmiştir. Yine onların inancına göre, çarmıhta ölüp üç gün sonra dirilmesinin ardından ise mesajının tüm insanlara ulaştırılmasını istemiştir. Çalışmamızın ileriki bölümlerinde görüleceği gibi Hıristiyanlığın Yahudi olmayanlara tebliği Havariler Konsilinde kararlaştırılmış olup, sıkı takipten bunalan Hıristiyanlara bir kurtuluş yolu bulmak amacıyla alınmış siyasi bir karara benzemektedir. Bu noktada çalışmamızı ilgilendiren önemli husus, yukarıda alıntı yapılan İncil ayetlerinin arasında bir anlayış ve metot farklılığının hemen göze çarpıyor olmasıdır. Misyonerliği evrensel hale getiren Matta, 28/18-20 ayetlerinde herhalukarda muhatapların Hıristiyanlaştırılması emredilirken, daha sonra alıntı yaptığımız ayetlerde, özellikle Matta, 10/5-7 ayetlerinde sadece mesajın iletilmesi ve inançların anlatımı söz konusudur. Yani ilkinde misyonerlik, ikincisinde tebliğ anlayışı vardır. Yeryüzünde bulunan fikir, düşünce, din ve inanç sahiplerinin çoğu görüşlerinin yayılmasını, kendi fikirlerini kabul edenlerin çoğalmasını isterler. Dinleri bu bakımdan misyonerli ve misyonersiz dinler olarak iki sınıfa ayırmak mümkündür. Yahudilik misyonersiz din sınıfına örnek olup, milli bir kimliğe sahip olduğu ve soy esasına dayandığı için yayılmaya karşıdır. Yahudi olmak için o soya mensup olmak gerekmektedir. Hıristiyanlık ise yayılmaya en çok gayret eden ve bunu örgütlü olarak yapan bir dindir.[20] Ancak, Ermeni Ortodoks Kilisesi gibi bazı Hıristiyan gruplar da cemaatlerine katılım için milliyet şartı aradıkları için başka bir millete mensup kişileri kendi cemaatlerine üye olarak kabul etmemektedirler. Buradan hareketle, Hıristiyan olmalarına rağmen bazı milli kiliselerin uluslararası boyutta misyonerlik faaliyetinde bulunmadıkları söylenebilir. Misyonerlik konusunun tartışıldığı zeminlerde bazılarının misyonerliği İslam’ın tebliğ anlayışıyla aynılaştırdıkları görülmekte, özellikle misyonerlerin kasıtlı olarak ikisini aynı göstermeye çalıştıkları bilinmektedir. Dolaysıyla burada İslam dininin tebliğ anlayışıyla misyonerliğin farkını çok kısa da olsa ortaya koymanın gerekli olduğu kanaatindeyiz. Müslümanlara göre İslam, en son hak dindir ve hükmü kıyamete kadar bakidir. Bütün insanları İslam’ı kabul etmeye davet eder. Ancak, her ne pahasına olursa olsun insanları kendi dinine kazanma gibi bir anlayışı yoktur. Hıristiyan misyonerliği ile İslam’ın tebliğ anlayışının en bariz farkı burada görülebilir. İslam dini ve Müslümanlar art niyetli usulleri hoş görmemişlerdir. Ayrıca Müslümanlar İslam’ın tebliğinden dünyevi hiç bir menfaat gütmemiş, onu bir sömürü aracı olarak kullanmamış, dünya siyaseti ve hakimiyetinin bir aracı olarak görmemiş, sadece Allah’ın kelamını yüceltmek (i’lay-ı Kelimetullah) için bu görevi yerine getirmişlerdir. İslam dininde zorlama ve kandırma yoktur. “Dinde zorlama yoktur”[21], “Ey Muhammed! İnsanları Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel sözlerle davet et ve onlarla en güzel şekilde mücadele et”[22] ve “Peygamberlere düşen sadece tebliğdir”[23] ayetleri İslam dininin tebliğ metodunu ortaya koymaktadır. Bugün dünya coğrafyasına bakıldığında Hıristiyan misyonerlerin ciddi bir başarı elde ettikleri söylenebilir. Zira Hıristiyanlığın ulaştırılmadığı ve yayılmadığı bir bölge bulmak hemen hemen mümkün değildir. Girişte de değinildiği gibi, dünya dinleri arasında mensubu en fazla olan din Hıristiyanlıktır. 20. yüzyılın başında 558 milyon olan dünya Hıristiyan nüfusu 21. yüzyılın başında 2 milyarı aşmış bulunmaktadır. Son asırda, özellikle asrın son çeyreğinde Hıristiyanlığın asıl vatanı olan Batı dünyasında nüfus kontrollerinin olumlu sonuç vermesi ve toplumun sekülerleşmesi nedeniyle buralarda Hıristiyan nüfusun azalmasına rağmen Afrika ve Asya kıtalarında ciddi bir artış göstermesi misyonerlik faaliyetlerinin elde ettiği başarının en açık göstergesidir.[24] 20. yüzyıla genel olarak baktığımızda, 1900 yılından günümüze dünya nüfusunun 3.7 kat arttığını görüyoruz. Yüzyıl boyunca Avrupa kıtasında yaşayan Hıristiyan nüfus 1.5, Kuzey Amerika’da 3.6 kat artarken Asya’da 14.6, Afrika’da ise 38.3 kat artmıştır. 1900 de Afrika’da 9 milyon Hıristiyan yaşamaktayken bu gün bu rakam 330 milyona ulaşmış bulunmaktadır. Afrika kıtasının Hıristiyan nüfusu, Avrupa kıtasındaki Hıristiyan nüfusu hemen hemen yakalamıştır. Misyologların tahminlerine göre 30 yıl içerisinde de ikiye katlayacaktır.[25] İstatistiki verilere göre 1900 yılında 558 milyon olan dünya Hıristiyan nüfusunun yaklaşık %50’si Avrupa kıtasında bulunuyordu. Bugün ise bu kıtada dünya toplam Hıristiyan nüfusunun sadece %20’si yaşamaktadır. Bunun sebebi kıta nüfusunun çok fazla artmamasının yanında diğer kıtalardaki Hıristiyan nüfusunda ciddi bir artış olmasıdır. Hıristiyanlığın 20. yüzyılda en fazla artış gösterdiği kıtalar Asya ve Afrika kıtalarıdır. Günümüzde toplam Hıristiyan nüfusunun %35’i bu iki kıtada yaşamaktadır. Oysa yüzyılın başında adı geçen iki kıtada yaşayan Hıristiyanlar toplam Hıristiyan nüfusun sadece %5’ini oluşturuyordu. Başka bir ifade ile; 20. yüzyılın başında Asya ve Afrika kıtalarında toplam 25-30 milyon civarında Hıristiyan mevcutken bugün bu rakam 700 milyona ulaşmış bulunmaktadır.[26] İstatistikî bilgiler geçtiğimiz yüzyılda misyonerlerin elde ettikleri başarıyı hiçbir tartışmaya mahal bırakmayacak şekilde ortaya koymaktadır. 3. Misyonerlerin Gayesi Tarih boyunca, insanların sahip oldukları fikir, inanç, din veya mezhebi yayma veya hakim kılmaya gayret ettikleri ve bu amaç için çeşitli savaşlar bile yaptıkları bilinen bir husustur. Din savaşları olarak bilinen bu çatışmaların hemen tamamı da Hıristiyanlık dünyasında meydana gelmiştir. Hıristiyan alemi hem diğer dinlerin mensuplarıyla hem de kendi mezhebinden olmayan Hıristiyan gruplarla çatışıp savaşmışlardır. Hıristiyan inancına göre misyonun asıl amacı İncil’in anlatılması ve muhataplarda imanı uyandırmaktır. Başka bir ifade ile imanın temel konusu olan İsa Mesih’in kurtarıcı fonksiyonunu, henüz bilmeyen kimselere tanıtmaktır. İmanın konusu olan kurtuluşun şartlarından birisi kiliseye girince gerçekleşmektedir. Dolayısıyla misyonun önemli amaçlarından birisi de yeni bir ülkede kiliseyi kurmak, yani orada kilise hiyerarşisini yerleştirmektir. Tabi ki bir ülkede kilisenin kurulmuş olması Hıristiyanlığın yerleşmesi için yeterli değildir. Hıristiyanlığın orada benimsenebilmesi için misyonun kültürü de kapsaması gerekmektedir. Hıristiyanlık o ülkenin kültür ve gelenekleriyle bütünleşmeli, bunu yapabilecek Hıristiyan ilhamlı yerli aydınlar ve onların kaleme aldıkları eserler ortaya çıkarılmalı ve böylece, Hıristiyanlık o ülkede yabancı bir olgu olarak görülmemelidir.[27] Katolik Kilisesi, varlığının yegane gayesi olarak gördüğü yer yüzünde bulunan bütün insanları ve ulusları Hıristiyanlaştırmak için Halkları Hıristiyanlaştırma Konseyini kurmuştur. Bu Kurul çok sayıda dini kuruluş, kolej ve üniversite ile işbirliği içerisinde görev yapmaktadır. Adından da anlaşılacağı gibi görevi Hıristiyanlık propagandası olan Kurul’un II. Vatikan Konsilinden sonra işlerliği ve önemi daha da artmıştır. Kurul’un çok sayıda yayın organı bulunmaktadır.[28] Halkları Hıristiyanlaştırma Konseyince 8 Mayıs 2000 tarihinde organize edilen ‘Papalık Misyonerlik Cemiyetleri Ulusal Başkanları Yıllık Toplantısı’nda açılış konuşması yapan adı geçen Konseyin Başkanı Kardinal Josef Tomko’nun konuşmasından misyonerliğin amacını, hedefini ve bugünkü durumunu anlamak mümkündür. Tomko, tüm kıtalardan 115 ülkeden temsilcilerin katıldığı toplantıda misyonerliğin Hıristiyanlıktaki dini temellerini anlattıktan sonra; “İsa’dan 2000 yıl sonra misyon hala tamamlanamamıştır. 6 milyar insanın sadece 1/3’ü Hıristiyan, 2 Milyar Hıristiyan’ın da sadece 1 milyar kadarı Katolik’tir. Katoliklerin çoğalma hızı Hıristiyan olmayanların çoğalma hızından biraz azdır”[29] demektedir. Bu ifadeler Kilisenin tüm dünya insanlarını Katolik yapma niyetinde olduğunu ve bu amaç için gayret edildiğini göstermektedir. Kardinal Josef Tomko söz konusu konuşmasında çeşitli kıtalarda yürütülen hizmetlerden bahsetmekte ve yapılan bazı faaliyetleri şöyle özetlemektedir: İstatistiklere göre 20. yüzyılın en başarılı misyonerlik faaliyeti Afrika kıtasında yaşanmıştır. 1900 yılında 2 milyon olan kıta Katolik nüfusu bu gün 116 milyona ulaşmış bulunmaktadır. Bu Toplam nüfusun %15’ine tekabül etmektedir. Afrikada misyonerler Kuzey Afrikadaki Müslüman devletlerde sıkıntılarla karşılaşmaktadırlar. Dünya nüfusunun %60’ının yaşadığı Asya kıtası göreceli olarak misyonerliğin sonradan hızlandığı kıtadır. Kıta nüfusunun %85’i Hıristiyan değildir. Kıtadaki Katolik nüfus 105 milyon civarındadır. Ortaasya’da Kazakistan’da misyon başlatılmış olup Çin ile ilgili olarak da fırsatlar değerlendirilmektedir. Papalık Dünya Misyonerlik Günü vesilesiyle elde edilen bağışların da katkısıyla özellikle fakir bölgelerde bulunan kurumlara yaptığı yardımları artırmıştır. Yardım edilen kilise sayısı kısa sürede 877’den 1045’e, büyük seminer sayısı 99’dan 374’e, seminerlerde yardım edilen öğrenci sayısı 50 000’e, yardım yapılan görevli sayısı 400 000’e ulaşmıştır. Ayrıca bir çok küçük kilise, dispanser, ilk yardım merkezleri ve eğitim projelerine katkıda bulunulmuştur.[30] Kardinalin verdiği bilgiler, misyonerlik alanlarını göstermenin yanında, misyonerlik faaliyetlerini yürütecek kişilere ve onların eğitimine yapılan yatırımın büyüklüğünü de ortaya koymaktadır. Elbette yapılan bu yatırımların karşılığı da beklenmektedir. Merkezi Roma’da bulunan Papalık Aziz Peter Cemiyeti’nin 2000 yılında tek başına yaptığı faaliyetler dünya genelinde yürütülen misyonerlik faaliyetleri hakkında ipucu verecek mahiyettedir. Adı geçen cemiyetin bazı faaliyetleri şöyle sıralanmaktadır: Finanse edilen seminer sayısı: 904 Burs verilen seminer öğrencisi sayısı: 81 343 Kaydedilen yeni üye sayısı: 8276 Yetiştirilerek ataması yapılan papaz sayısı: 1877 Yetiştirilen papaz yardımcısı sayısı: 9693 [31] Ayrıca, gerek Roma gerekse Afrika’nın çeşitli ülkelerinde düzenlenen uzmanlık kurslarına devam eden 595 öğrenciye burs imkanı, yine Roma’da çeşitli üniversitelere devam etmekte olan 57 farklı ülkeden 343 papaz ve 21 farklı ülkeden 81 rahibenin iaşe ve ibate giderleri karşılanmıştır.[32] Yapılan bu kadar masraf ve emeğin amacı yetiştirilen insanların kendi bölgelerinde misyonerliği devam ettirmeleri, o bölgelerde çalışma yapan Batılı misyonerlerin yerlerini almaları düşüncesidir. Böylece bölgelerde aynı kültürden insanların gayretleriyle çalışmalar devam edecektir. Bu amaçlar Halkları Hıristiyanlaştırma Konseyi Başkanı Kardinal Josef Tomko tarafından da açıklıkla ifade edilmektedir.[33] Yukarıda aktarılan hizmetler sadece bir misyonerlik cemiyetinin faaliyetlerini göstermektedir. Bu alanda yapılan çalışmaların kapsamını ortaya koyabilmek için bir örnek daha vermek istiyoruz. 1985 yılı verilerine göre sadece Katolik Kilisesince yürütülen bazı hizmet müesseseleri ve hizmet verilenlerin sayıları şöyledir: 75.000 ilkokulda 21.000.000 öğrenci, 30.000 ortaokulda 11.000.000 öğrenci, Katolik kolej ve üniversitelerinde 2.100.000 öğrenci, 6.500 Hastane, 12.000 Dispanser, 10.000 Yaşlı ve özürlü evi, 6.200 Yetimhane, 5.800 Anaokulu.[34] Kilisenin hizmetleri elbette bunlarla sınırlı değildir. Bunlara ek olarak; okuma yazma programları, tarım geliştirme programları ve yayınevleri de sayılabilir. Bahsedilen hizmetlerin tamamının misyonerlik amaçlı olmayabileceği şeklindeki bir istifhama, bilgilerin alındığı kaynağın adı cevap teşkil etmektedir. Ayrıca, Kilisenin seçmiş olduğu hizmet alanlarına bakıldığında, misyonun en kolay şekilde yerine getirilebileceği alanların seçilmiş olduğu görülmektedir. 1985 yılından günümüze kadar geçen yaklaşık 20 yılda bu hizmetlerin katlandığını, Ortodoks Kilisesi ve özellikle misyonerlik faaliyetlerinde Hıristiyan cemaatlerin en aktifi olan Protestan cemaatlerinin faaliyetlerini de yukarıdaki rakamlara ilave ederek düşünürsek modern dünyada yapılan misyonerlik faaliyetlerinin boyutunu kavramış oluruz. Öz olarak ifade etmek gerekirse, yukarıda bahsedilen tüm dünya insanlarının Hıristiyanlaştırılması amacıyla dünyanın her tarafı karış karış dolaşılarak büyük mesailer sarfedilmektedir. Misyonerlik faaliyetlerinin kesin olarak yasaklandığı ülkelere bile misyonerlerin gidiyor olmaları, oralarda başlarına gelebilecek her türlü tehlikeyi göze alabilmeleri, inançlarına göre oralarda şehit olmayı arzulamaları onların söz konusu gayelerini gerçekleştirme hususundaki azim ve kararlılıklarını göstermektedir. 4. Başlangıçtan Günümüze Misyonerlik ve Misyonerlerin Çalışma Metotları Matta İncil’inde geçen “İsa yanlarına geldi ve onlara söyleyip dedi: Gökte ve yeryüzünde bütün hakimiyet bana verildi. İmdi, siz gidip bütün milletleri şakirt edin, onları Baba, Oğul ve Kutsal Ruh adıyla vaftiz eyleyin, size emrettiğim her şeyi tutmalarını onlara öğretin, ve işte ben bütün günler, dünyanın sonuna kadar sizinle beraberim”.[35] ayetinden anlaşılabileceği gibi misyonerliğin tarihi Hıristiyanlığın tarihi ile birlikte başlar. Kilise yeryüzünde varoluşunun gereği olarak Hıristiyan olmayanlara yönelik misyonunu başlangıçtan beri icra etmiştir. M. 50 yılında Kudüs’te yapılan Havariler Konsili’nde alınan kararla İncil’in Yahudi olmayanlara da ulaştırılmaya başlanması ve Pavlus’un seyahatleriyle evrensel bir mahiyet kazanmıştır.[36] Adı geçen Konsil aslında Yahudi olmayanlar arasında misyon icra eden Pavlus ve Barnaba’nın tecrübelerini aktardıkları bir toplantıdır. İlk Hıristiyan Konsili veya Havariler Konsili olarak sonradan adlandırılmıştır. Gerçekte Pavlus ve Barnaba, burada alınan karardan önce Filistin, Anadolu ve Roma İmparatorluğunun diğer bazı bölgelerinde misyonerlik yapmışlardır.[37] Hıristiyanlık esas olarak Filistin’de ortaya çıkmış, dini yayma gayretleri başlayınca bütün faaliyetleri yasaklanmış, yeni dine girenler sıkı bir takibe alınmışlardır. İnançlarında sadık olanlardan bir kısmı bu bölgeleri terk ederek, Roma İmparatorluğunun hakimiyetinde olmayan bölgelere göç etmişlerdir. Göç edilen yerlerden birisi de Antakya bölgesidir. Başka bir ifade ile Kudüs ve çevresinde ümitlerini kaybeden Hıristiyanlar, başka bölgelere iltica etmek ve oralarda kendilerine yeni müntesipler bulmak zorunda kalmışlardır.[38] Pavlus misyonerlik konusunda ilk dönemden itibaren Hıristiyanlar için tartışmasız en önde gelen örnek olmuştur. Dolayısıyla onun faaliyetleri hakkında kısa da olsa malumat vermek uygun olacaktır. Pavlus’un Hıristiyanlığı anlatmak üzere en az üç yolculuk yaptığı bilinmektedir. O, 47-48 yıllarındaki ilk seyahatine Kıbrıs’tan başlamış, Anadolu’da çeşitli yerleri dolaşarak Kudüs’e gelmiştir. İkinci misyon faaliyetinde Suriye’deki kiliselerden başlayarak yine Anadolu’yu merkez seçmiş, Makedonya ve Yunanistan’daki kiliseleri içine alacak şekilde devam etmiş ve sonra Antakya’ya dönmüştür. Bu seyahat yaklaşık 49-52 yılları arasında yapılmış olmalıdır. Üçüncü seyahat özellikle Efes’e ve burası merkez alınarak Balkan kiliselerine yapılmıştır. Yaklaşık 52’de başlayan bu seyahat 57’de sona ermiştir.[39] Pavlus gittiği her yerde yeni dini anlatmış, dinin inanç ve öğretilerini yorumlamış, yeni cemaatler oluşturmuş ve irtibat kurduğu, tanıştığı topluluklara daha sonra da mektuplar göndererek onları yetiştirmeye çalışmıştır. Pavlus’un misyonerlik faaliyetlerindeki metodolojisini gösteren mektupları Yeni Ahit’in bir bölümü olarak Kitab-ı Mukaddeste yer almaktadır. Pavlus’un Hıristiyanlık için ifade ettiği mana şüphesiz çok büyüktür. Kimi modern kristoloğa göre o, bugün bilinen Hıristiyanlığın kurucusu, kimine göre de Hıristiyanlığı sistemleştiren kişidir. Misyonerliğin mucidi olduğu hususunda ise ittifak vardır. Hz. İsa’nın metodu daha çok İslam tebliğ metoduyla benzerlik gösteren kendini tanıtma şeklindedir. Pavlus ise bugün misyonerlik denilince anlaşılan metodu ilk uygulayan kişidir. Pavlus Korintlilere yazdığı birinci mektubunda metodunu şöyle anlatmaktadır: “Ben özgürüm, kimsenin kölesi değilim. Ancak daha çok kişi kazanayım diye herkesin kölesi oldum. Yahudileri kazanmak için Yahudilere Yahudi gibi davrandım. Kutsal Yasanın (Musa Şeriatı) altında olmadığım halde Yasa altındakileri kazanmak için onlara Yasa altındaymışım gibi davrandım. Mesih’in yasası altında olan birisi olarak , Yasaya sahip olmayanları kazanmak için Yasaya sahip değilmişim gibi davrandım. Güçsüzleri kazanmak için güçsüzlerle güçsüz oldum. Ne yapıp ne edip bazılarını kurtarmak için herkesle bir şey oldum.”[40] Bu ifadeler, Pavlus’un insanları kendi dinine döndürmek için her yolu caiz gördüğü şeklinde yorumlanabilir. Günümüzde bir çok Batılı yazar misyonerliği İslam’ın tebliğ anlayışı ile aynı göstermeye gayret etmektedir. Ancak daha önceki satırlarımızda da işaret ettiğimiz gibi Pavlus tarafından tanımladığı şekilde devam etmekte olan misyonerlikle İslam’ın tebliğ anlayışı arasında çok ciddi farklar vardır. Pavlus’tan sonra Hıristiyanlık, onun ve diğer arkadaşlarının ziyaret ettikleri yerler başta olmak üzere çeşitli bölgelerde hızla yayılmaya başlamıştır. Daha ilk yüzyılda putperest Arap kabilelerinden bazılarının Hıristiyan olduklarını görmekteyiz. Suriye’de yaşamakta olan Kudaa kabilesi Hıristiyan olan ilk Arap kabilesidir. Daha sonra da Salih ve Gassan kabileleri onları takip etmiştir. Mezopotamya ve Cezirede yaşayan Bekr, Tağlib, Lahm, Cüzam, Rebia, İyad ve Kelb kabileleri de zamanla Hıristiyanlığı kabul etmişlerdir. Arap Yarımadasının güneyinde yer alan Yemende de ilk asırdan itibaren Hıristiyanlık var olagelmiştir. Hz. İsa’nın elçileri arasında yer alan Bartelomeos bu bölgede misyonerlik yapmıştır.[41] Ayrıca Yarımadanın güneyinde bulunan Necran, bölgenin en güçlü Hıristiyanlık merkezi haline gelmiştir. İslamiyet’in doğum yeri olan Mekke’de Hıristiyanlık çok yayılamamıştır. Mekke’de Hz. Muhammed’e eşi Hatice tarafından akraba olan Varaka b. Nevfel’in dışında birkaç köle bu dini benimsemişti.[42] Onların nasıl Hıristiyan oldukları hakkında bilgi bulunmamakla birlikte misyonerlerin oralarda yaptıkları çalışmalar neticesi Hıristiyan olduklarını tahmin edebiliriz. Ayrıca, tüccar olan Mekke halkının ticaret kervanlarıyla Suriye ve Yemen taraflarına her yıl seyahatler düzenledikleri bilinmektedir. Dolayısıyla Mekkeliler, İslamiyet’in gelişinden önce bu bölgelerde yayılmış olan Hıristiyanlıktan kesinlikle haberdardılar. Hz. Muhammed’in de çocukluk döneminde amcasıyla birlikte bir kervanda yer aldığı ve Busra denilen beldede bir papazla görüştüğü rivayet edilmektedir.[43] Bu görüşme Müslümanlar ve Hıristiyanlarca değişik yorumlanmıştır. Müslümanlar Rahip Bahira’nın Hz. Muhammed’in gelecekte bir peygamber olacağını bildiğini söyleyerek görüşmeyi onun peygamberliğine delil olarak gösterirler. Hıristiyanlar ise Hz. Peygamberin adı geçen rahipten etkilendiği ve bu yüzden peygamberlik iddiasında bulunduğu şeklinde yorumlamaktadırlar. Ancak olayın bir de misyonerlik boyutu vardır. Tarihi hadise esas olarak, bu bölgelerde bulunan Hıristiyan din adamlarının ticaret kervanlarını ağırlayarak dinlerini onlara anlattıklarını ve o dönemde böyle bir misyon metodu olduğunu göstermektedir. 400-700 yılları arsında Hıristiyanların misyonerlik faaliyetleri çok büyük bir artış göstermiştir. Bu dönemde kilise fakirlerin neredeyse tek sığınağı olmuştur. Kilise okulları ve manastırlar eğitimin yegane merkezidir. Kurumlaşmış kilisenin önemi artmış, kilisenin gücü oranında papanın rolü de artmıştır. İslam fütuhatı sebebiyle Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da yaşanan kayıplara rağmen kilisenin arazi ve mal varlığında çok büyük bir artış görülmüştür.[44] Bu dönemde Batı’da rahiplerin çalışmaları netice vermiş, büyük gruplar liderleriyle birlikte Hıristiyan olmuşlardır. Hıristiyanlık artık Batı’da çoğunluğun dinidir. Hıristiyanlığın doğduğu topraklara Avrupa’nın en uzak noktalarından birisi İngiltere’dir. Adaya misyonerler, bu asırlarda yaşanan Alman ve Danimarkalıların istilalarından sonra gelmiştir. 597 yılında Papa Gregory 40 kadar misyoner papazı buraya göndermiş ve İngiltere’nin Hıristiyanlaştırılması temin edilmiştir.[45] 800’lü yıllardan itibaren dünya yeni bir sürece giriyor, derebeylik dönemi başlıyordu. Bu dönemde lokal kiliseler daha çok bulundukları yerlerin mahalli otoritelerine bağlanıyorlardı. Bu yüzyılın sonlarında hem doğuda hem de batıda idareciler kiliseyi kendi hükümetlerinin bir uzvu olarak görmeye başladılar. Bizans İmparatorları kiliseyi kontrolleri altına aldılar ve dinin öğretimine kadar her hususa müdahale ettiler. İstanbul Patriği Ignatus devletin bir uzvu olmayı reddedince İmparator tarafından görevinden alındı ve yerine din adamı olmayan Photius atandı. İmparator atadığı Photius’un meşruiyetini temin için bir konsil topladı ve Papanın kilise üzerindeki etkisini reddetti. Daha sonra gelen İmparator, Patrik Ignatus’u görevine iade etti ve doğu ile batı arasındaki problem çözüldü.[46] Ancak, bir ilke imza atılmış, Papanın otoritesine karşı çıkılmıştı. Bu hareketin başka bölgelerdeki Hıristiyan krallarca da daha sonra örnek olarak görüldüğü bilinen bir husustur. 8–11. yüzyıllarda misyonerliğin önündeki en büyük engelin dil problemi olduğu anlaşılmıştır. Bizans İmparatoru tarafından Slavlar arsında misyonerlik yapmak üzere görevlendirilen Cyril ve Methodius bu zorluğa bir çözüm bulmuşlar, Cyril alfabesi denilen bir alfabe icat ederek İncil’i Slav diline tercüme etmişler ve ayinleri bu dille yaptırmışlardır. Bu faaliyetin çok büyük bir başarı elde etmesi üzerine Alman papazlar Papadan İncil’i Almanca’ya tercüme etmek için izin istemişler ancak Papa izin vermemiştir. Katolik Kilisesi son dönemlere kadar ibadet dili olarak Latince ve Rumca’dan başka bir dilin kullanılmasına müsaade etmemiştir.[47] Dil konusu Hıristiyanlığın çeşitli mezheplere ayrılmalarının da ana sebeplerinden birisi olmuştur. Ancak, bugün gösterilen hedef, İncil’in tüm dünya dillerine çevrilmesine gayret edilmesidir. Neredeyse küçük kabilelerin dilleri de hesaba katılarak yapılan sayıma göre dünyada var olan 2200 dilin tamamına İncil tercüme edilmeye çalışılmaktadır. Büyük bir kısmına da tercüme edilmiş bulunmaktadır. İbadet dili olarak da her dil kullanılabilmektedir. Misyonerlik çalışmaları ve dil konusu ele alındığında işaret edilmesi gereken bir husus da, son iki asırdır İngilizce’nin dünya dili olarak kabul edilmesinin misyonerlik çalışmalarına yaptığı katkıdır. 19. yüzyılda sömürgecilik, 20. yüzyılda da daha çok ABD’nin dünyadaki ağırlığı dolayısıyla İngilizce dünya dili olarak kabul görmüştür. Bu durum misyonerlere iki şekilde yardımcı olmuştur. Bunlar, gittikleri bölgelerde anlaşabilecekleri, aynı dili konuşabilecekleri birilerinin var olması ve dil kursları görüntüsü altında misyonerlik yapılmasıdır. İngilizce öğretilirken Hıristiyanlık da aktarılmıştır. Misyonerlerin geçen yüzyılda en başarılı olduğu bölgeler (Afrika ve Uzakdoğu) İngilizce’nin ikinci dil olarak en yaygın olduğu kıtalardır. Afrika’da misyonerlik yapacak bazı Alman, Fransız ve İsviçreli papazların İngiltere’de dil eğitimi aldıkları, İngilizce vasıtasıyla gidilen ülkenin dilinin oralarda öğrenileceği tarafımızdan müşahade olunan bir husustur. 11. yüzyıldan itibaren Doğu ve Batı kiliseleri arasında çeşitli ve derin problemler ortaya çıktı. Dil, adet, gelenek ve dini uygulamalarda farklılıklar vardı. 1054’te İstanbul Patriği Michael Cerularius bu farklılıklardan dolayı iki kilisenin kesinlikle birleşemeyeceğini açıkça ifade etti. Esas konu yine Papanın otoritesiydi. Papanın temsilcisi olarak bir kardinal İstanbul’a geldi. Birliği müzakere etmek için yapılan toplantılarda karşılıklı suçlamalardan vazgeçilemedi ve bir netice alınamadı. Kardinal İstanbul Patriği Michael’i aforoz ederek İstanbul’dan ayrıldı. Böylece kilise fiilen ikiye bölünmüş oldu.[48] Ayrılık, misyonerlik faaliyetleri açısından da son derece önemlidir. Zira iki kilise de karşılıklı olarak birbirlerinin mensuplarını kazanmak için misyon başlatmıştır. Aradaki nefret son derece büyümüş, sözde doğu kilisesine yardım amacıyla düzenlenen Haçlı Seferlerinde İstanbul’un yağmalanması onarılmaz yaralar açmıştır. Batı kilisesine karşı doğu kilisesinin nefretinin boyutunu, İstanbul’un Osmanlılar tarafından fethi esnasında bazı din adamlarınca söylenmiş “Türk sarığını Latin kavuğuna tercih ederiz”[49] sözünden anlamak mümkündür. Misyonerlerin gayelerinin Hıristiyan olmayanları Hıristiyanlaştırmak olduğunu daha önce belirtmiştik. Ancak Hıristiyan cemaatlerin birbirlerinin mensuplarını kazanmak için de misyonerlik yapmalarının ancak misyonerliğin gerçek amacından uzaklaştığı şeklinde açıklanabileceği kanaatindeyiz. Hıristiyan olmayanları kazanmak yerine başka mezhep veya grup mensuplarını kendi mezhebine veya grubuna geçirebilmek için misyonerlik yapılması söz konusu dönemde ortaya çıkmıştır. Bu gün de durum bundan farklı değildir. Hıristiyan Batı devletlerinde, kendi cemaatine üye kazanmak için birbirlerine karşı yoğun bir misyonerlik faaliyeti icra eden yüzlerce Hıristiyan grup bulunmaktadır. Bugün misyonerlerin en yoğun olarak faaliyet gösterdikleri bölgeler gelişmiş batılı devletler olsa gerektir. Buna rağmen batıda çok ciddi oranda kiliseden uzaklaşma söz konusudur. İngiltere’de yapılan bir araştırmaya göre, Anglikan Kilisesi halkın %25’ini kilise üyesi olarak gösterirken ayinlere katılma oranı %0.5’tir. Ayrıca, yetişkinlerin %44’ü, 18-24 yaşları arsındaki gençlerin ise %70’i kendisini inançsız olarak tanımlamaktadır.[50] Başka bir ifade ile, misyonerler dışarıda ciddi başarılar elde ederlerken kendi evlerinde kaybetmişlerdir. Hıristiyanlıktan uzaklaşan batı toplumu daha çok ateistleşmektedir. Orta Çağda iki yeni cemaat ve etkisi günümüzde de devam eden iki farklı misyon anlayışı doğmuştur. Bu cemaatler Fransiskenler ve Dominikenlerdir. Kardeşler olarak da adlandırılan Fransiskenler, basit ve fakirlik içerisinde bir hayat yaşamayı ve insanlar arasında dolaşarak misyonerlik yapmayı önermişlerdir. İnsanların verdikleriyle yaşadıkları için dilenciler diye de bilinegelmişlerdir. Bu cemaatin kurucusu Assisi’li Aziz Francis’tir. 1182 yılında zengin bir tüccar babanın oğlu olarak doğan Francis genç yaşında babasının servet ve zenginliğini terk etmiş, fakir olarak yaşamaya başlamış ve Hıristiyanları fakir, sakat, yetim ve bakıma muhtaç insanlara yardım etmeye çağırmıştır. Ona göre misyonerliğin en uygun yolu budur. Zira bu Mesih İsa’nın yoludur. İslam aleminde misyonerlik tarihi açısından en önemli şahıslardan birisi şüphesiz Assisi’li Aziz Francis’tir. O, 1219 yılında Mısır’a yapılan beşinci Haçlı Seferlerine katılmış, Eyyubi Sultanı Melik Kamil ile görüşmüştür. Savaşta din anlatmanın mümkün olmayacağını, Hıristiyanlığı anlatmanın yolunun barıştan geçtiğini ifade etmiştir. Aziz Francis, Müslümanlar arasında misyonerlik yapmak isteyenlerin bağlı bulundukları bölgenin din otoritesinden izin almaları gerektiğini, otoritelerin de ancak yeterli bilgi ve misyon anlayışında olanlara izin vermelerini tembih etmiştir. O bu tavsiyesiyle, bilgi düzeyi yüksek misyonerlerin İslam alemine gönderilmelerini temin etmeye çalışmış olmalıdır. Aziz Francis’in misyonerlik metodu onun şu cümlesinden anlaşılmaktadır: “Kardeşlerim, Mesih’i tanıtmak için gittikleri yerlerde tartışmaktan kaçınmalı, sözlü mücadelelere girmemeli, karşı tarafı yargılamamalıdır. Son derece nazik, barışsever, mütevazı ve olabildiğince affedici olmalıdırlar.”[51] Dominikenler ise vaaza verdikleri önem sebebiyle vaizler olarak bilinmişlerdir. Bunlar toplumun içerisinde yaşamışlar, toplumun hayat standardına uymuşlar, ilme önem vermişler, İncil’in ancak ilim yoluyla anlatılabileceğine inanmışlardır. Orta Çağ üniversitelerinde görev yapan öğretim görevlilerinin büyük çoğunluğu Dominikenlerdendir. Bu grubun esas amacı sapıklıklara karşı Hıristiyanlığı muhafaza etmektir. Misyonerlik anlayışlarındaki temel yaklaşımları ise Hıristiyan yapılmak istenen grubun dilini öğrenerek onlarla etraflıca tartışabilmektir. 13. asırda çok sayıda misyonerlerini Kuzey Afrika’ya göndermişlerdir. Dominikenlerin en önde gelenlerinden birisi Farabi ve İbn Rüşd’ün eserlerini inceleyerek onların Batı’da tanınmalarını sağlayan Thomas Aquinas’tır.[52] Bugün dünyada 7000’in üzerinde Dominiken vaiz ve yüzlerce rahibe grubu vardır. Fransisken papaz sayısı ise 30.000’in üzerindedir. Sadece ABD’de yüzlerce Fransisken cemiyet ve grup vardır. Bunlar geleneklerine uygun olarak okullar, hastaneler, yetimhaneler ve benzeri yerlerde çalışmalar yapmaktadırlar.[53] Hıristiyanlık ikinci büyük bölünmeyi 16. yüzyılda Protestanlığın ortaya çıkmasıyla yaşamıştır. Reform hareketinin başlatıcıları yahut ilk Protestanlar olarak genellikle Martin Luther, Ulrich Zwingli ve Jean Calvin gösterilir. Her ne kadar kopmanın geri planında birtakım sosyal ve politik sebepler yatıyorsa da meselenin gerçek sebebi sosyal değil teolojiktir. Onlara göre kilise organizasyonu modern Avrupa insanını kucaklayamadığı için çökmüş, teolojik açıklamalar yetersiz kalmış ve Hıristiyanlık asıl mesajından uzaklaştırılmıştır. Dolayısıyla reformcuların asıl amacı da kilisenin asıl mesajına geri dönmesini sağlamaktır. Bu dönüşün iki temel yolu vardır: Kutsal kitabın herkes tarafından anlaşılmasını sağlamak ve Papanın otoritesini ve bu otoritenin biçimlendirdiği geleneği reddetmek. Böylece ruhban sınıfının rehberliği dışlanıp merkezi otoriteden uzak kalan pastoral kilise anlayışına yönelinilmiştir. Otorite, kilisenin ve rehber din adamlarının elinden alınarak Kutsal Kitabın aracısız anlaşılmasına ve imana devredilmiştir. Protestanlara göre Kutsal Kitabın anlaşılması için geleneğe ihtiyaç yoktur, herkes onu anlayabilecek kapasiteye sahiptir. Reformcular, insan ile Tanrı arasındaki ilişkide ibadet etmek, hayır işlemek, iyilik veya kötülük yapmaktan ziyade imanlı olmayı ön plana çıkardılar. Evharistiya ve vaftiz dışındaki tüm sakramentleri Kutsal Kitapta olmadığı gerekçesiyle reddettiler.[54] Protestanlık hareketi özellikle Kuzey ve Orta Avrupa ülkelerinde hızla yayıldı. Katolik Kilisesince tehlikeli görülen bu durum, 1618-1648 yılları arasında yapılan Otuz yıl savaşlarının patlak vermesine yol açtı. 1648’de Vestfalya’da imzalanan anlaşma ile sona eren bu savaşların ardından bugünkü Avrupa coğrafyasının da temeli atılmış oldu. 16-17. yüzyıldan itibaren çok sayıda alt gruplara ayrılan Protestan kiliseleri Ortodoks dünyası da dahil olmak üzere hemen her yerde yoğun bir misyonerlik faaliyeti başlattı. Lutherciler İstanbul Patriği Il. Jeremiah ile ilişki kurdular. İstanbul Patriği Cyril Lucaris Kalvinci görüşlerden etkilendi ve Protestanlarla temasa geçti.[55] Katolik kilisesi, Protestanlık tehlikesinin bütün Avrupa’yı sarmasından endişelenerek kilise içerisinde ıslahat hareketi yapmaya girişti. Bu amaçla toplanan Trent Konsili reformcularla benzer görüşler geliştirmek suretiyle uzlaşma yanlısı bir tutum ortaya koydu. Bununla birlikte Katolikler Papanın bütün Hıristiyanlığın lideri olduğu fikrinden vazgeçmediler. Karşı reform hareketi Protestanlığı asimile etme hususunda başarısız kaldı ve iki mezhebin birbirinden daha çok ayrılmasına sebep oldu. Fakat bu gelişme misyonerlik faaliyetlerinde çok aktif olan Cizvitler gibi birtakım teşkilatların örgütlenmesine imkan vererek Katolik Hıristiyanlığın Asya ve Amerika’da güçlenmesine katkı yapmıştır.[56] 16. yüzyildan itibaren Afrika, Asya ve Amerika’da sürdürülen misyon faaliyetleri, Avrupa disindaki Hiristiyan cografyasini belirleyen en önemli olgudur. Özellikle Cizvitlerin önderliginde Hiristiyanlik Dogu Asya gibi dünyanin uzak bölgesine tasinmaya baslandi. Bununla birlikte Islamiyet’in yayilisi sonucunda Anadolu ve Balkanlar basta olmak üzere bazi bölgelerin elden çikmasi üzerine kilise yeni misyon teknikleri gelistirdi. Bu yeni durum, kilisenin daha örgütlü misyoner teskilatlari kurmasina ve daha entelektüel misyonerler yetistirmesine yol açti. Akdeniz ticaretinin Müslümanlarca kapatilmasi sonucunda yeni rotalara yönelen Avrupali denizcilerin kesifleri, kilisenin misyonerlik yapacak yeni bölgelerle karsilasmasina zemin hazirladi. Bu bölgeleri kesfe çikan seyyahlar yalnizca Katolik din adamlari olmamis, özellikle Güneydogu Asya’da basarili olan gruplar Protestanlar arasindan çikmistir.[57] Bugün de elimizde bulunan verileri bir araya getirdigimizde Protestan misyonerlerin sayi olarak digerlerinden çok daha fazla ve etkin olduklarini görürüz. Misyonerlik faaliyetlerinin zirveye ulastigi dönem sömürgeci Bati imparatorluklari ile misyonerlerin el ele vererek çalistiklari 19. yüzyildir. Sömürgeci imparatorluklar koloni ülkelerin vatandaslarinin Hiristiyanlastirilmasini siyasi ve ticari emellerine ulasmanin en hizli yolu olarak görmüslerdir. Misyonerlerle sömürgeci devletin idarecileri birlikte çalismislar, gelismemis bölgelerin Batililarin kontrolünde olmasinin bu bölge insaninin çikarina hizmet anlamina geldigini islemislerdir. Hiristiyan olma batililasma olarak takdim edilmistir.[58] Bu dönemde misyonerlik faaliyetlerinin dogrudan veya dolayli tesirleri her zaman dinin kapsama alaninin disina tasmis; siyasi, cografi, sosyal, ekonomik ve kültürel bakimlardan geldikleri ülkelerin lehine, gittikleri ülkelerin ise aleyhine sonuçlar dogurmustur. 2. Dünya Savasindan sonra bu devletler bagimsizliklarini elde edince gerçegi farketmisler, söz konusu ülkelerde misyonerler sömürgeciligin bir uzantisi ve kolluk gücü olarak görülmüstür.[59] 20. yüzyilda misyonerlik misyoloji (missiology) adi altinda diger ilim dallari gibi bir ilim dali olarak gelismistir. Yeni vaaz teknikleri gelistirilmistir. Dünyanin her tarafinda görev yapmis önemli misyonerler tecrübelerini ve biyografilerini kaleme almislardir. Kilise ve Misyonerlik baslikli uluslararasi konferanslar düzenlenmis, bunlarin hepsi de misyonerlik metotlarinin gelistirilmesine yardim etmistir. Insanin bir çok özelligi ve ihtiyaci oldugu göz önüne alinmistir. Insanin ruhi hayatina hitap ederken maddi hayatina da hitap etmek gerektigi, bir misyonerin insanlari Tanri’ya çagirirken onlarin fiziki ihtiyaçlarini da dikkate almasi gerektigi önemli bir misyonerlik metodu olarak ortaya konulmustur.[60] Günümüzde kullanilan misyonerlik metotlarina geldigimizde, artik belirli birkaç metottan söz etmek yeterli degildir. Yukarida anlatmaya çalistigimiz, tarih boyunca tespit edilen metotlarin tamami kullanilmaktadir. Bunlara ilave olarak günümüz sosyal ve teknik sartlarinin ortaya çikardigi yeni durumlarda misyonerlik için kullanilmaktadir. a) Günümüzde Misyonerlerce Kullanilan Teknik ve Metotlar Avrupa veya Amerika’ya ögrenci olarak giden kisiler misyonerlerin faaliyetlerine en fazla muhatap olan kisilerdir. Çogunlukla bizim teblig anlayisi olarak gördügümüz bir metotla bu ögrencilere yaklasilmakta ve yaptiklari yardimlarla kendilerini ve dolayisiyla dinlerini onlara sevdirmeye çalismaktadirlar. Misyonerlerin buralardaki muhataplari kültürlü, egitimli ve kimligi oturmus kisiler oldugu için dinlerinden bahsetmeden gerekli her türlü yardimi yapmaktadirlar. Ögrenci olarak buralarda bulunan herkes konu ile ilgili mutlaka çesitli tecrübeler yasamistir. Doktora ögrencisi olarak Amerika’da bulunmus Ilahiyat Fakültesi Ögretim Üyesi Mustafa Köylü’nün konu ile ilgili olarak yasadiklarini aktardigi makalesi konuyu yeterince açiklamaktadir. Söz konusu makalede yazar, kendisinin ve ailesinin dil ögreniminde, adli problemlerinde, ev esyasi temininde, hastahane ve dogum islerinde ve arabalarinin tamiri konularinda kiliseden gördükleri yardimlari söz konusu etmekte ve oralarda yapilan misyonerligi ortaya koymaktadir. [61] Biz de Ingiltere’deki egitimimiz süresince baska ülkelerden, özellikle Islam ülkelerinden gelen ögrencilerin aileleriyle misyonerlerin yakindan ilgilendiklerine, fakültelerle is birligi içerisinde aile programlari düzenlediklerine, evleri ziyaret ettiklerine, çocuklar için getirdikleri hediyelerle onlarin gönüllerine girmeye çalistiklarina, dersler dolayisiyla son derece yogun olan ögrencilerin aileleri için çesitli kurslar düzenlediklerine, kendi ülkelerine dönen bu ögrencileri kendi ülkelerinde de ziyaret ettiklerine sahit olduk. Evimize, orada kaldigimiz iki yil boyunca her cumartesi saat 10.30’da gelmeyi hiç ihmal etmediler. 1.5 saat kadar süren sohbetlerimiz bizim yabanci dilimizi gelistirmemize gerçekten çok yardimci oldu. Ilahiyatçi ve din görevlisi oldugumuzu bile bile, kendilerine göre yaptiklari hizmetlerini bir kez bile aksatmadilar. Yukarida da belirttigimiz gibi oralarda kullanilan metot daha çok teblig metodudur. Gerekirse dini konular müzakere edilmektedir. Ancak misyonerler her zaman ve her yerde böyle çalismamaktadirlar. Baska bir dinler tarihçisi akademisyenin bizzat gördügü bir hadise bunu teyit etmektedir. O, Türkmenistan’in içme suyu bulma problemi yasanan Gözleve kentinde misyonerlerin oradaki bir caminin bahçesine oturarak halkin Hiristiyan olmasi karsiliginda kuyu açabileceklerini söylediklerine sahit olmustur.[62] Günümüzde özellikle Katolik kilisesince kullanilan en belli basli misyonerlik metotlari sosyal adalet projesi, inkültürasyon ve diyalogdur. Kilise, dünyanin gelismemis olan ve dünya nüfusunun yarisindan fazlasini kapsayan, açlik, fakirlik ve sefalet içinde yasayan ülkelerin içinde bulundugu durumdan faydalanma yoluna gitmistir. Sözkonusu ülkelerde yasayan insanlarin sosyal ve ekonomik problemleriyle ilgilenme adina, bu faaliyetleri Incil’i yayma projesiyle irtibatlandirmis ve yeni bir misyon stratejisi gelistirmistir. Fakir ülkelerin problemleri ve borçlari konusu kilise yetkililerince her platformda dile getirilmektedir. 2000 yili dolayisiyla en fazla islenen sosyal konu bu olmustur. Gelismis devletlerin baskanlarinin toplanti yaptiklari hemen her yerde gösteriler organize edilmektedir. 1998’de Birminghamda yapilan G-8 liderlerinin zirvesi sirasinda fakir ülkelerin borçlarinin silinmesi talebiyle kilise tarafindan organize edilen program ve gösterilere bizzat sahit olduk. Papaligin girisimleri sonucu Italya tarafindan 41 fakir ülkenin 6 milyar dolar tutarindaki borcunun silindigi de bilinmektedir.[63] Bu faaliyetlerin ve Italya tarafindan yapilan jestin söz konusu ülkelerde görev yapan misyonerlerin islerini ne kadar kolaylastirdigini tahmin etmek güç degildir. Katolik Kilisesi’nin II. Vatikan Konsili vasitasiyla açikladigi yeni misyon anlayisinin bir digeri inkültürasyondur. Inkültürasyon, Incil’in mesajini Hiristiyan olmayan ülkelerin kültürlerine sokma demektir. Bir baska ifadeyle, Hiristiyanligin mesajini ve hayat tarzini diger kültürlere uygun sekilde adapte etme çalismasi anlamina gelmektedir. Yukarida da genisçe ifade etmeye çalistigimiz gibi Kilise ile diger milletler ve kültürler arasinda irtibat kurma düsüncesi kilisenin kurulusuna, Pavlus’a kadar gider. Pavlus’un Hiristiyanligi Yahudi olmayanlara da ulastirmaya karar vermesi, Incil ile diger kültürler arasindaki iliskinin baslangiç noktasidir. Bundan sonra Kilise, iliskinin adi, metodu ve sekli degismis olsa da, kültürlere nüfuz etme gayretini devam ettirmistir. Ancak, Hiristiyanligin çesitli kültürlere adaptasyonu anlaminda inkültürasyon kavraminin kullanilmaya baslanmasi oldukça yenidir.[64] Incil mesajlarinin diger kültürlere adaptasyonu için neredeyse hiçbir sinir taninmamaktadir. Hatta Incil ögretisine ters olan bazi hususlar bile bu baglamda kullanilmistir. Afrika’da putperest kabileler arasinda yapilan çalismalarda atalara tapma ve çok evlilik gibi Hiristiyanlikta bulunmayan hususlar muhatap toplumla ortak zemin bulmak, onlarin tepkisini bertaraf etmek için bu hususlarin Hiristiyanlikta var oldugu imajini vermislerdir. Zaire’de bir cemaat olarak kurulan ‘Atalarimizin Tanrisinin Kilisesi’ buna güzel bir örnektir.[65] Bu sekilde kilise kurulduktan sonra orada toplananlara yavas yavas Hiristiyanlik empoze edilecektir. Katolik Kilisesi’nin II. Vatikan Konsili vasitasiyla açikladigi yeni misyon anlayisinin üçüncü temel alanini diyalog faaliyetleri olusturur. Diyalog hem sosyal adalet çalismalari yoluyla Incil’in tebligi, hem de Incil ile kültürler arasinda kurulacak irtibatin vazgeçilmez bir vasitasidir. Dolayisiyla, Kilise’nin misyon anlayisinda ayri bir yeri vardir. Bir baska ifadeyle, hem Kilise’nin toplumlari Incil’e göre yeniden insa etme süreci, hem de kültürlere girme süreci bir diyalog süreci içinde gerçeklesmektedir.[66] Dominus Iesus ve Redemptorios Missio gibi önemli Papalik genelgeleri basta olmak üzere pek çok genelgede Kilise diyalogun çagdas misyonerlik anlayisinin vazgeçilmez bir parçasi oldugunu açikça ortaya koymaktadir.[67] 20-24 Eylül 2000 tarihleri arasinda Hindistan’in Bangalore sehrinde yapilan Hindistan Katolik Kilisesi Ulusal Toplantisinda Halklari Hiristiyanlastirma Konseyi Baskani Kardinal Josef Tomko, modern misyonerlik hakkinda; “Bugün misyonerlik bir realite olup hem zengin hem de dinamik bir husustur. Modern misyonerligin sayisiz elemanlarindan bazilari sunlardir: sahitlik, diyalog, ilan, dini ögretim, dine döndürme, vaftiz etme, kilise cemaatine adapte etme, kilisenin kurumlastirilmasi, inkültürasyon ve temel insan tesviki. Bunlardan bir kismi beraberce uygulanirken diger bazilari da Hiristiyanlastirma isleminin tamamlanmasi için onlari takip eder. Kilise sahitligini ortaya koyma, diyalog, vaaz etme, Hiristiyanlastirma faaliyetini kültürler içerisine yerlestirme (inkültürasyon) vb. faaliyetlerle Incil’i ilan etme hakkindan kesinlikle vazgeçemez” demistir.[68] Burada sayilanlar tarih boyunca gelistirilen misyonerlik usullerinin hemen hepsini kapsamaktadir. Gerek teblig, gerekse degisik usullerle duruma göre misyonerlik yapilmasi günümüz misyonerliginin en önde gelen özelligidir. Ülkemizde misyonerlikten söz açildiginda bazi kimseler, özellikle Diyanet Isleri Baskanliginca basta Avrupa ülkeleri olmak üzere çesitli dis ülkelere din görevlisi gönderildigini ileri sürerek, gönderilen din görevlileriyle ülkemize gelen misyonerlerin sonuçta ayni hizmeti yürüttüklerini ileri sürmektedirler. Oysa durum böyle degildir. Türkiye’den gönderilen din görevlileri gittikleri ülkelerdeki Türk toplumuna din hizmeti vermek üzere oradadirlar. Fakat misyonerler gittikleri ülkelerdeki Hiristiyan cemaate hizmetten öte o ülke halkinin tamamini Hiristiyanlastirmak gayesiyle gitmektedirler. Kardinal Josef Tomko, yukarida bahsedilen konusmasinda Hindistan’i örnek göstererek, “Hindistan’da görev yapan papazlar sadece buradaki 16 milyon Katolik ile mesgul olmamali, Hiristiyan olmayan 1 milyar insani Hiristiyanlastirmak için çalismalidir” diyerek aramizdaki farki birinci elden ortaya koymaktadir. Yukarida da arz etmeye çalistigimiz gibi, Islam dünyasi Hiristiyan misyonerlerin her zaman ulasmak istedikleri en önde gelen cografya olmustur. Islam ülkelerinin bulundugu bölge, bir baska ifade ile Ortadogu, ‘dünya misyonerliginin kara deligi’ olarak tanimlanmistir.[69] 90’li yillar, teknolojik imkanlarin da yardimiyla, misyonerlerin Islam alemini yogun bir misyon akimina tuttuklari yillardir. Misyonerlerin Latin Amerika’da elde ettikleri basari, özellikle Sovyetler Birliginin dagilmasindan sonra onlari bu bölgede çalismaya tesvik etmistir. Islam aleminde milli ve dini kimlik arasindaki bagin kuvvetli olmasi ve bazi ülkelerde irtidatin yasak olmasi veya hos karsilanmamasi gibi sebeplerle Hiristiyanlasma yogun olmamistir. 1990’li yillarda misyonerler Islam alemini misyonerlik için “son sinir” olarak görmüslerdir. Misyonerlerin kendi tabirleriyle “10/40 Penceresi” olarak isimlendirdikleri bölge, Kuzey Yarimkürenin 10-40. paralelleri arasinda kalan bölgesidir. Bu bölgenin büyük bölümünde Islam ülkeleri vardir. Günümüzde en yogun misyonerlik bu bölgelerde gerçeklestirilmektedir. Tüm misyonerlik cemiyetleri 10/40 penceresine misyoner yerlestirme gayreti içerisindedir. Yogun misyonerlik çalismalarinin neticesinde son 25 yilda Hiristiyanliga geçen kisi sayisinin daha önceki 1400 yilda Müslümanliktan Hiristiyanliga geçenlerin sayisindan fazla oldugu kaydedilmektedir.[70] Misyonerlik faaliyetlerinin yapildigi Islam ülkelerinin çogunda, Batili ülkelerin buralarda bulunan diplomatik misyonlari direkt olarak isin içerisindedir. Bazi ülkelere giris zor oldugu için misyonerler diplomatik pasaport ile oralara girmekte ve dokunulmazlik zirhindan istifade etmektedir. Bunlar çogu kere bilinmesine ragmen sözkonusu devletlerin uluslararasi iliskilerdeki rolleri nedeniyle göz yummak mecburiyeti hasil olmaktadir. Bu bölgelerde din degistirmenin hos karsilanmamasi veya kesinlikle yasak olmasi misyonerler için büyük bir engeldir. Bu engeli asabilmek için özellikle Amerika’li misyoner gruplari, Kongrede yaptiklari lobi faaliyetleriyle Islam ülkelerinde bulunan kilise ve Hiristiyan cemaat için “Zulüm altindaki kilise” tabirini yerlestirmislerdir. Lobi faaliyetleri neticesinde ABD Hükümeti, Din Özgürlügü Komisyonu’nu kurmustur. Komisyonun öncelikli isi zulüm gören Hiristiyanlara dikkat çekmektir.[71] Böylece sözkonusu devletler, uluslararasi örgütler ve dünya kamuoyu karsisinda sikintiya sokulmaktadir. Sikintidan kurtulmanin yolu misyonerlere her kapiyi açmak ve onlarin çalismasina destek olmak, en azindan engel olmamaktir. Geçmiste Osmanli Imparatorlugu bu sikintiyi en çok yasayan devletti. Ne zaman Batili devletlerle masaya otursa gündemin birinci maddesini Hiristiyan azinliklar konusu teskil ediyordu. Bu gün de ABD, AB, BM ve diger bazi uluslararasi organlar dünya ülkeleri hakkinda insan haklari raporlari hazirlamakta, bu raporlarda o ülkelerde yasayan Hiristiyanlarin durumlari hakkinda bilgi vermektedirler. Ferdi hadiseler de dahil misyonerlerle alakali sikintilar, (tutuklanma, sinir disi edilme vs.) tüm inceligine kadar zikredilmekte, sözkonusu ülke dini hosgörüsüzlükle suçlanmaktadir.[72] Esas olarak ekonomik bir birlik olan Avrupa Birliginin üçüncü ülkelerde din hürriyeti konusunu takip ettigi, iliski kurulan ülkelerde insan haklarinin, bu baglamda din hürriyetinin korunmasina özen gösterdigi ve iliskilerin gelistirilmesi için bunu bir sart olarak öne sürdügü Birligin bilinen bir politikasidir. Is birligi yaptiklari ülkelerdeki Hiristiyan ve misyonerlerin durumlarini takip ettigini bir Islam ülkesi olan Özbekistan örneginde açiklamak istiyoruz. AB Özbekistan ile yaptigi görüsmelerde bu ülkedeki insan haklari ve din hürriyeti konularini takip ettigini ve bunu önemli buldugunu açikça dile getirmistir. Bir AB Milletvekilinin yazili sorusuna AB Komisyonu tarafindan verilen cevap, konuyu açikça ortaya koymaktadir. Konseye yöneltilen soru önergesinde; Özbekistan’daki insan haklari uygulamasi ve özellikle Hiristiyanliga dönenlerin durumlarinin takip edilip edilmedigi ve bu konuda Özbekistan hükümetine bir yaptirimda bulunulup bulunulmadigi sorulmaktadir. Komisyon, sözkonusu soruya; Özbekistan’daki insan haklari uygulamalarinin Konsey tarafindan takip edildigi ve Özbek otoritelere iletildigi seklinde cevap vermistir.[73] Ayrica, 13 Eylül 1999 tarihinde Taskent’te yapilan I. AB - Özbekistan Isbirligi Toplantisinda; AB, din hürriyeti ve özellikle Özbekistan’in Hiristiyanlara karsi olan kötü tutumunun kendilerini direkt olarak ilgilendirdigini ifade etmistir. Aralarinda yaptiklari ortaklik ve isbirligi antlasmasinin geregi olarak, Özbekistan’dan din hürriyetine saygi göstermesi istenmistir. AB ayrica, Özbekistan’daki insan haklari uygulamalarini her yönden takip edecegini ve konuyu Özbek yetkililere devamli olarak iletecegini de bildirmistir.[74] Yukarida yer alan ifadelerden, baska ülkelerde yasayan Hiristiyanlarin durumlarinin AB tarafindan takip edildigi anlasilmaktadir. Bütün bunlardan Avrupa Birliginin dünyada yürütülen misyonerlik faaliyetlerini takip ettigi ve üzerine düseni yapma gayretinde oldugu sonucunu çikarabiliriz. Bu sekilde misyonerlik faaliyetlerine yardimci olunmakta, misyonerlerin karsilastiklari problemler ortadan kaldirilmaya çalisilmaktadir. Bunu da misyonerligin yeni bir metodu olarak tanimlamak mümkündür. b) Misyonerlerin Müslümanlara Karsi Uyguladiklari Bazi Metotlar Müslümanlari da Hiristiyanlastirma düsüncesi baslangiçtan beri misyonerlerin gayelerinden birisi olmustur. Bunun için çesitli çalisma metotlari gelistirilmis ve taktikler uygulanmistir. Kongrelerin birinde; Islam dünyasindaki tasavvuf ve tarikat anlayisi ve bu anlayislara olan baglilik üzerinde durulmus, seyhlerin veya ileri gelen müritlerin kandirilarak misyon faaliyetlerine alet edilebilecegi, onlari yaniltmak ve bu gayeye ulasabilmek için de eleman yetistirip bu teskilatlara sokmanin en uygun yol olabilecegi kanaatine varilmistir. [75] Çünkü açik düsmanligin, ayniyle mukabele görmesi kaçinilmazdir. Bu konuda en tesirli silah, ondan gözükerek, sinsice yapilanidir. Tarihte en tesirli propaganda yolu da bu olmustur. Burada misyon metodu olarak kabul edildigi belirtilen husus din tebliginden çok bir casusluk faaliyeti planina benzemektedir. Islam ülkelerinde görev yapan misyonerler yukarida arz etmeye çalistigimiz, diger bölgelerde uygulanan metotlari uygulamislar ve bu cografyaya mahsus daha baska bazi metotlar da gelistirmislerdir. Islam aleminin çesitli bölgelerinde misyoner olarak görev yapmis olan Charles D. Egal’in ‘Müslümanlar Arasinda Misyonerlik’ baslikli makalesi günümüzde Islam aleminde görev yapan misyonerlerin metotlarini anlatmasi bakimindan son derece çarpicidir. Egal söz konusu makalesinin ‘Kuran’in Misyonerlikte Kullanilmasi’ basligi altinda sunlari söylemektedir: “Kuran’in misyonerlikte kullanilmasi hususunda bir çok tavsiye bulunmaktadir. Günümüzde bir çok misyoner Müslümanlar arasinda görev yapanlara Kuran’in Isa hakkindaki ögretileriyle ise baslamayi önermektedir. Bu ögretiler Isa’yi methetmekte oldugundan muhatap biraz daha fazla bilmek isteyecektir. Incil onun bu istedigine cevap verecektir. Kuran’in Isa’yi Kelimullah olarak vasiflandirmasi arastirilacak bir konu olabilir. Burasi da Incil ögretisiyle cevaplandirilir. Bu konularda Incil üzerinde yapilan çalisma muhatap Müslümanin ilgisini artiracaktir. Üzerinde çalisilacak diger bir konu peygamberlik ve Isa’nin nasil bir peygamber oldugu konusudur. Hiristiyanlar genellikle Isa’nin peygamber olusunu gözardi ederler ancak peygamberlik Islam’da temel bir öneme sahiptir. Kuran’in peygamber ögretisi Incil’in ögretisine çekmek için araç olarak kullanilir. Kuran’in Allah’i merhamet edici ve affedici olarak vasiflandirmasi Incil ile Müslümanlar arasinda köprü olabilecek bir baska noktadir. Yeni Hiristiyan olanlarla yapilan ayinlerde Kuran’in bazi bölümleri tipki ilahi veya siir okunur gibi okunabilir. Onun burada kullanilmasi vahiy oldugunu kabul etme anlamina da gelmez. Hiristiyan teoloji açisindan da yanlis bir unsur barindirmayan hatta dogru olan Fatiha Suresinin okunmasi önerilebilir. Benzeri diger surelerde ayinde kullanilabilir.”[76] Yukarida ifade edilenlere göre misyonerler bulunduklari ortamda ortak bir zemin bularak oradan baslamayi tercih etmektedirler. Burada Aziz Pavlus’un yaptigi gibi “ondan görünme” yolu da açik görünmektedir. Anlatilan hususlar, muhatabi planli olarak, adim adim kendi sahasina çekme projesidir. Yapilan tavsiyeler özellikle dini bilgisi az olan kimseler için kurtulmasi zor bir tuzagi andirmaktadir. Zaten Islam dünyasinda ve ülkemizde misyonerler böyle kimseleri seçmekte, Hiristiyan olanlar da böyle kisiler arasindan çikmaktadir. Misyonerlerin Islam dünyasinda uyguladiklari önemli bir diger misyon metodu da, müstesrik yetistirerek gerek Islam ülkelerindeki çesitli seviyelerdeki okullarda, gerekse Bati üniversitelerinde Islam ile alakali olumsuz görüsler imal etmeye çalismaktir. Bu metot kendini anlatmaktan ziyade karsisindakini kötülemek üzerine kurulmustur. Müstesriklerce imal edilmis bazi fikirler sunlardir: Islam maddi bir din olup onda ruhiyat yoktur. Dünyaya çagirir, sevgi, muhabbet ve nefis temizligine çagri yoktur. Savas dinidir, kendinden olmayanlara düsmanlik yapmayi ögütler. Çok evlilige müsaade eder.[77] Ayrica, Islam’in ana kaynaklari olan Kur’an ve Hadis etrafinda süphe olusturmaya çalisirlar. Islam ile alakali yazan, arastiran Hiristiyanlar asirlardir var olmustur. Özellikle 20. yüzyilin ikinci yarisindan itibaren bu sayi kat kat artmistir. Bugün yüzlerce Avrupa ve Amerika üniversitesinde Islam arastirmalari bölümü bulunmakta, bu bölümlerde binlerce müstesrik görev yapmakta ve Islam aleminde misyonerlik yapacak Hiristiyanlarin yaninda on binlerce Müslüman ögrenci de bu bölümlerde egitim görmektedir. Papaligin da 1926 yilinda kurulmus, oldukça büyük ve son derece zengin imkanlari olan, Islam Arastirmalari Enstitüsü bulunmaktadir. Bizzat ziyaret etmis oldugumuz enstitüde daha çok Islam devletlerinde görev yapacak papazlar yetistirilmektedir. Bazi Islam ülkelerinden Müslüman ögrencilerin de ögretim gördügü enstitünün 1999-2000 ögretim yilinda toplam ögrenci sayisinin 1430 oldugu düsünülürse yapilan faaliyetin büyüklügü rahatça ortaya çikar. Papalik Dinlerarasi Diyalog Konseyi ile müsterek çalisan Enstitü ülkemizde de iyi bilinen Encounter ve Islamochristiana adli akademik dergileri de çikarmaktadir.[78] Burada, iki yil boyunca önce dil kurslari, daha sonra da mastir çalismasi yapmis oldugum Birmingham Üniversitesi bünyesinde bulunan Selly Oak College’den bahsetme ihtiyacini duyuyorum. Adi geçen kolejin Islam Arastirmalari ve Hiristiyan Müslüman Diyalogu, Westhill Koleji, Dogu Dinleri, Sosyal Çalismalar vb. bir çok bölümü bulunmaktadir. Kolejin hem Ingilizce Dil Kurslari hem de Islam Arastirmalari bölümlerinde birlikte ders aldigimiz çok sayida misyoner vardi. Çesitli ülkelerden dünyanin degisik bölgelerine misyonerlik yapmak üzere gidecek din adami, doktor, hemsire, ögretmen, mühendis, gazeteci, baris gönüllüsü gibi degisik mesleklerden çok sayida insan burada dil ögreniyorlardi. Misyonerlik bölümlerinde dersler genelde katilanlarin müsahedelerini anlatmalari veya çesitli bölgeler için yazilmis raporlarin ve çesitli metotlarin müzakeresi seklinde isleniyordu. Islam Arastirmalari bölümünde de Müslümanlar arasinda çalisacak olanlar önce Islam dinini ögreniyorlar, daha sonra da Islami konularda mastir ve doktora çalismalari yapiyorlardi. Selly Oak College’de misyonerlik egitimi almak amaciyla gelenler için, gerçekten en ince ayrintilarina kadar her sey düsünülerek çesitli imkanlar hazirlanmistir. Bekar olanlar için pansiyonlar, evliler için daireler mevcut olup, zamanin egitime ayrilmasini temin için adaylara yemek, çamasir yikama, ütü vb. her türlü hizmet verilmektedir. Küçük çocuklar için kres, yetiskinler için okul, Ingilizce bilmeyen es ve çocuklar için özel ögretmenler esliginde Ingilizce dil kurslari düzenlenmektedir. Görevliler mahalli kilise ve misyonerlik cemiyetleriyle tanistirilmakta, yaptirilan çesitli görevlerle görevlinin tecrübesi ve kendine güveninin artmasina yardim edilmektedir. Dünyanin bir çok ülkesinden gelen çok sayida ögrencinin katilimlariyla gerçeklestirilen dini, ilmi ve kültürel faaliyetlerle elemanlarin kültürleri artirilarak çogulculuk adeta orada yasatilmaktadir. Bu imkanlara ilave olarak egitime alinan misyonerlerin çesitli yerleri gezip görebilmelerini temin için her hafta sonu seyahatler, aksamlari sinema ve tiyatro programlari düzenlenmektedir.[79] Kolejde bulundugum süre içerisinde en çok gipta ettigim husus da Almanya, Fransa ve Isviçre gibi Avrupa’nin en gelismis ülkelerinden Hiristiyan din görevlilerinin ve bilgisayar mühendisi, doktor vb. bazi önemli meslek erbabinin Papua Yeni Gine, Mozambik ve Tanzanya gibi dünyanin en geri kalmis ülkelerine en az 6 yillik bir süre için gönüllü olarak gitmeyi kabullenmis olmalaridir. Kiliseler bu konuda kimseyi mecbur etmemekte, yani misyonerlik için degisik ülkelere gitme durumu onlarin sözlesmelerinden kaynaklanmamakta, sadece bu kisilerin kendi arzulariyla gerçeklesmekte, gitmek için kendileri basvuruda bulunmaktadirlar. Isin içinde maddi bir çikar olup olmadigini ögrenmek için kendi ülkelerindeki ve gittikleri yerlerdeki maas durumlarini sordum. Almanya’da pastörlerin (Protestan papaz) en iyi maas alan grup içerisinde olduklarini (yaklasik 6500 Alman Marki), gittikleri ülkelerde ise bu maasin yariya (3500 Marka) düsecegini ögrendim. Aileleriyle birlikte hayat sartlarinin çok zor oldugu, bazilarinda içecek suyun bile zor bulundugu ülkelere gönüllü olarak gitmenin samimiyetten baska izahini bulamadim. Yasi 60’i geçmis, 6 çocugunu Belçika’da birakarak Uzakdogu ülkelerine giden ve 17 yil oralarda çalisan bir misyonerin özveri dolu maceralarini dinlerken dogrusu baska bir izah bulmakta zordu. Günümüzde teknik imkanlarin artmasina paralel olarak misyon metotlari ve aletleri de artmis bulunmaktadir. Mahalli, bölgesel, ulusal veya uluslararasi yayin yapan ne kadar televizyon ve radyo kanalinin Hiristiyanlik propagandasi yaptigini kestirmek bile mümkün degildir. Kiliselerce hazirlanan programlardan bazilarinin ülkemizde bile gösterilmis oldugunu düsünürsek bunun boyutlarini tahmin edebiliriz. Ayrica, 24 saat Hiristiyanlik anlatan Kaliforniya merkezli TBN EUROPE televizyonu misali uluslararasi yayin kuruluslari mevcuttur. Internet’te Hiristiyanlikla ilgili binlerce site vardir. Herhalde Hiristiyanlik hakkinda bilinmesi gerekenlerin tamamini internet sitelerinde bulmak mümkündür. Internet baska bir ifadeyle e-ticaret bile misyonerligin hizmetine sokulmustur. Kurulan bir site ile basta hediyelik esya olmak üzere çesitli mamuller satisa sunulmus, buradan elde edilecek gelirin her kurusunun misyonerlik faaliyetlerini desteklemek amaciyla kullanilacagi not düsülmüstür.[80] Misyoner cemiyetleri Hiristiyanligin mesajini tüm dünya insanlarina ulastirma hedefini yerine getirirken hiçbir toplum katmanini atlamamis, tamamina ulasmanin yollarini bulmuslardir. Örnegin; Katolik Kilisesi ‘Çocuk Misyonerlik Cemiyeti’ni çoktan kurmus, 1993 yilinda küçük misyonerlerin dogusunun 150. yili kutlanmistir. Hedef, çocuklarin dine bagli olarak yetismelerini temin etmek, egitimlerine katkida bulunmak ve çocuklarin yapabilecekleri çalismalardan istifade etmek olarak açiklanmis, her bölgenin benzeri cemiyetler kurmasi tavsiye edilmistir.[81] Toplumlarda çogu kere kendilerine hizmet götürülmesi unutulan veya gözardi edilen görme, isitme ve konusma engelliler gibi özürlü kimseler Hiristiyan cemaatler tarafindan unutulmamis olup, onlara da ulasmanin yollari bulunmustur. Onlarla ilgili çesitli metotlar gelistirilmistir.[82] Bütün bu faaliyetler insana her seyden önce, bu isin hangi imkanlarla yürütüldügünü, bu kadar çok isin hangi kaynaktan beslendigini düsündürmektedir. Konuyu Katolik Kilisesi yönünden ele alirsak, bir zamanlar Avrupa’nin tek kilisesi olan ve tüm kitayi idare eden kilisenin elinde çok büyük topraklar vardi. Bugün bu yerlerin çogu meskun yerler olup kira getiren mülkiyetler haline gelmistir. Kilise kendi belgelerinde bile 18-19. yüzyillarda yani sömürgecilik çaginda misyonerlik faaliyetleri için paranin Avrupa devletlerinden geldigini itiraf etmekte, ancak modern devletlerin artik yardim etmediklerini, misyonerlik masraflarinin halktan gelen paralarla karsilandigini ifade etmektedir.[83] Avrupa ve Amerika’da kiliseye üye olan Hiristiyanlardan kilise vergisi alinmaktadir. Muhtemelen bugün tüm kiliselerin en önemli gelir kaynaklari bu vergilerdir. Gönüllü bagislar ve kilise adina vakfedilmis mülkler de ciddi bir gelir kaynagidir. Ayrica, geliri misyonerlik çalismalarinda kullanilmak üzere bir takim ticari faaliyetler de yapilmaktadir. Ayinlere katilmis kimselerin bilecegi gibi, hemen her ayinden sonra özellikle misyonerlik cemiyetleri için toplanan paralar da iyi bir gelir kaynagi olmalidir. Selly Oak College’de ögretim üyesi olarak görev yapan bir papazin kilisesinde ayine katildigimizda orada ayinden sonra para topladiklari zaman hocamiz olan papaz çok utanmisti. Bizden Islam ülkelerinde böyle bir usulün olup olmadigini sordu ve var oldugunu ögrenince rahatladi. Utanmis olmasina ve bizim de haberli olarak katilmis olmamiza ragmen bir ayinde bile, yani bir hafta bile bagis toplama isine ara vermeyecek kadar bu ise önem vermektedirler. Yukarida da bahsettigimiz gibi teknik imkanlardan yararlanilarak yeni gelir yollari bulunmaktadir. Örnegin kurulan bir web sitesi ile basta hediyelik esya olmak üzere çesitli mamuller satisa sunulmus, buradan elde edilecek gelirin misyonerlik faaliyetlerini desteklemek amaciyla kullanilacagi belirtilmistir.[84] Ülkemizde yapilan misyonerlik faaliyetlerinin en çok bilineni kapi kapi dolasarak Incil, Hiristiyanlik ve Hz. Isa ile ilgili kitaplarin dagitilmasidir. Son günlerde misyonerlerce milyonlarla ifade edilen adetlerde Incil dagitildigi haberleri gazetelerde yer almistir. Bunlarin disinda çesitli yayinlar dagitma, mektupla Incil kurslari düzenleme gibi etkinlikleri devam etmektedir. Internetin yayginlasmasiyla birlikte web siteleri yolu ile propaganda yapmaya agirlik verdikleri de görülmektedir. Müjde FM ve Radyo Kumru gibi çesitli radyo istasyonlarindan da Türkçe Hiristiyanlik propagandasi yapilmaktadir. 5. Sonuç Misyon, icra edilis metodu açisindan günümüze kadar çesitli dönemler geçirmistir. Hz. Isa’nin metodu bir teblig metodu olup hedef kitle de Yahudilerken, Pavlus’un ögretisiyle Hiristiyanlik baska bir sekle girdigi gibi misyonerlik de degismis, evrensellesmistir. Misyon kelimesi tek kelime ile ifade etmek gerekirse “Hiristiyanlastirma” anlamina dönüstürülmüstür. Pavlus’tan sonra Kilise, en büyük görevi ve varolus sebebi olarak gördügü misyonerligi, ondan aldigi sekliyle devam ettirmistir. Kilisenin geleneksel misyon anlayisi, zamana ve sartlara göre, metod ve uygulama açisindan bazi farkliliklar göstermistir. Zamanla, misyon faaliyetlerinin daha planli ve kurumsal biçimde gerçeklestirilmesi gerektigi fikri agirlik kazanmistir. Bu ihtiyaci karsilamak üzere Katolik Kilisesi ‘Halklari Hiristiyanlastirma Konseyi’ni kurarken diger Hiristiyan kilise ve cemaatleri de çok sayida misyon cemiyetleri teskil etmislerdir. Bu gün misyonerlik faaliyeti yapmak amaciyla kurulmus bulunan cemiyetlerin sayisi binlerle ifade edilmektedir. Kilise, dolayisiyla misyonerlik kurumu dünyada meydana gelen gelismelerden de etkilemistir. 18-19. yüzyillarda sömürgecilik anlayisi sebebiyle altin çagini yasarken 20. yüzyilda yasanan materyalizm felsefesi dolayisiyla basta Bati’da sikinti çekmistir. Modernizm, sömürge altindaki ülkelerin bagimsizliklarina kavusmasi, bilimsel ilerlemeler, sosyal problemler, ahlaki çöküntü, dine olan ilginin iyice azalmasi gibi faktörlerin ortaya çikmasi misyonerlik çalismalarina sekte vurmus, ancak kiliseler teknolojik gelismelerin de yardimiyla gelistirdikleri yeni misyon anlayislari ve metotlariyla problemlerini çözerek yollarina devam etmislerdir. Bugün itibariyla dünyanin ulasilmadik hiçbir yerini birakmamislardir. Günümüzde son derece sistematik, egitime ve bilgiye dayanan bir misyon anlayisi mevcuttur. Misyoloji bir bilim dali olarak dünyanin önemli bazi üniversitelerinde gelisimini devam ettirmekte, akademisyenlerce elde edilen bilimsel veriler de misyonerler tarafindan uygulamaya konulmaktadir. Din ve vicdan hürriyetinin çok önemli görüldügü ve bundan en çok misyonerlerin yararlandigi günümüzde bu faaliyetleri yasaklamak veya polisiye tedbirlerle engellemek mümkün degildir. Misyonerlik faaliyetlerine karsi koymanin yolu egitimden geçmektedir. Misyonerlerin ülkemizde özellikle Islami iyi bilmeyen gençler üzerinde çalismalarini yogunlastirdiklari ve bu alanda basarili olduklari gerçegi göz önünde bulundurularak basta genç neslin egitimine önem verilmelidir. Hiristiyanlik ve misyonerlikle ilgili dokümanter programlar hazirlanarak halkin istifadesine sunulmali, konferans, panel vb. faaliyetlerle misyonerlik çalismalarina karsi halk bilinçlendirilmelidir. Milli birlik ve beraberligimizin devami için gençlerimizin dini ve milli kimliklerini iyi tanimalari ve benimsemelerinin önemi gözardi edilmemeli, basta aile olmak üzere, Milli Egitim, üniversite, medya ve diger kurumlar konuya sorumluluk bilinci içerisinde yaklasmalidir. [1] Kilise teriminin; 1-Hiristiyan cemaat, 2-Katolik, Ortodoks vb. mezhep veya grubun kurumu, 3-Kilise binasi anlamlari vardir. [2] Wilson, Brian, Christianity, London 1999, s. 15. [3] Wilson, a.g.e., s. 23. [4] Aydin, Mehmet, “Hiristiyanlik”, TDV Islam Ansiklopedisi, c. 17, s. 328. [5] Van Lierde, Peter Canisius, The Holy See at Work, London, 1964, s.19-20. [6] Sullivan, F. A., Salvation Outside the Church?, London, 1992, s. 66. [7] www.zenit.org
, 5 Eylül 2000. [8] John, 17/18. [9] John, 13/15.[10] Van Lierde, a.g.e., s. 21. [11] Tümer, Günay - Küçük, Abdurrahman, Dinler Tarihi, Ankara 1993, s. 381-382. [12] Danielou, Jean, ‘Kilisede Misyoner Düsüncesi’, (Trc. A. Küçük), A.Ü.I.F. Dergisi, c. 37, 1997, s. 101.[13] Kocabasoglu, Uygur, Kendi Belgeleriyle Anadolu’daki Amerika, Istanbul 1991, s.14.[14] Danielou, a.g.m., s. 103. [15] www.newadvent.org/Catholic
Encyclopedia/Catholic Parochial Missions[16] Matta, 28/18-20; Markos, 16/15-16; Luka, 24/46-48; Yuhanna, 17/18, 20/21; Resullerin Isleri, 1/8.[17] Matta, 28/18-20.[18] Matta, 15/24.[19] Matta, 10/5-7.[20] Tümer, Günay - Küçük, Abdurrahman, a.g.e., s. 382. [21] Bakara, 256. [22] Nahl, 125.[23] Nur, 54.[24] Zafar, Imtiaz, ‘Christian Missionary Approaches in the 20th Century’, Hamdard Islamicus, v. XIX, No: 2, s. 65. [25] Walls, Andrew F., ‘the Missionary Movement in Christian History’, www.leaderu.com/ftissues/ft0003/articles
.[26] Wilson, Brian, Christianity, London, 1999, s. 84-85. [27] Danielou, a.g.m., s. 102-103.[28] Van Lierde, a.g.e., s. 96. [29] www.vatican.va/roman-curia/congregations/cevang/documents
. [30] ayni yer.[31] www.vatican.va/roman-curia/congregations/cevang/pont-soc/pospa
. [32] ayni yer. [33] www.vatican.va/roman-curia/congregations/cevang/documents
. [34] Pluth, Alphonsus - Koch, Carl, The Catholic Church: Our Mission in History, Minnesota (USA) 1985, s. 31.[35] Matta, 28/18-20.[36] Houtin, Albert, “Hiristiyanligin Kisa Tarihi”, (Trc. A. Küçük), A.Ü.I.F.Dergisi, Ankara 1981, Sayi, 25, s. 438; Güngör, Ali Isra, ‘Katolik Kilisesinin Yeni Misyon Anlayisi’, www.yeniarayislar.com/ayynkonusu
. [37] Pluth, Alphonsus - Koch, Carl, a.g.e., s. 58. [38] Öztürk, Levent, Islam Toplumunda Hiristiyanlar, Istanbul 1998, s. 43.[39] Resullerin Isleri, 18/23; 21/26. Genis bilgi için bkz. Pluth, Alphonsus - Koch, Carl, a.g.e., s. 52-63.[40] 1 Kor. 9/19-22.[41] Öztürk, a.g.e., s. 45-46. [42] Öztürk, a.g.e., s. 52. [43] Ibn Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 120-121; M. Asim Köksal, Islam Tarihi, c. 1, s. 78-81.[44] Pluth, Alphonsus - Koch, Carl, a.g.e., s. 142. [45] Pluth, Alphonsus - Koch, Carl, a.g.e., s. 135.[46] Pluth, Alphonsus - Koch, Carl, a.g.e., s. 160-161.[47] Pluth, Alphonsus - Koch, Carl, a.g.e., s. 159. [48] Pluth, Alphonsus - Koch, Carl, a.g.e., s. 172. [49] Eliot, S. C., Turkey in Europe, London, 1908, s. 242. [50] www.zenit.org
, 28 Kasim 2000. [51] Pluth, Alphonsus - Koch, Carl, a.g.e., s. 178. [52] Walz, J., ‘Muhammad and the Muslims in Thomas Aquinas’, Muslim World, No: 66, 1976, s. 87.[53] Pluth, Alphonsus; Koch, Carl, a.g.e., s. 177-179. [54] Tümer, Günay - Küçük, Abdurrahman, a.g.e., s. 272-273.[55] Aydin, Mehmet, a.g.m., s. 336. [56] Aydin, Mehmet, a.g.m., s. 336. [57] Aydin, Mehmet, a.g.m., s. 336. [58] Wilson, a.g.e., s. 84.[59] Wilson, a.g.e., s. 85.[60] Zafar, a.g.m., s. 66.[61] Köylü, Mustafa, ‘Günümüz Misyonerlik Faaliyetlerinde Bazi Metodik Yaklasimlar (ABD Örnegi)’, Diyanet Ilmi Dergi, c. 35, sayi: 2, 1999, s. 41-50. [62] Turan, Ömer, “Avrasya Cografyasinda Misyonerlik Faaliyetleri”, Avrasya Etüdleri sy.16. 1999 s. 25. [63] www.kibrisgazetesi.com
15 Temmuz 2000.[64] Güngör, Ali Isra, ‘Katolik Kilisesinin Yeni Misyon Anlayisi’, www.yeniarayislar.com
/ayinkonusu. [65] Wilson, Brian, a.g.e., s. 95. [66] Güngör, Ali Isra, a.g.m., www.yeniarayislar.com/ayynkonusu
. [67] Adi geçen belgeler için bkz. www.vatican.va/roman-curia/congregations/cevang
/documents [68] www.vatican.va/roman-curia/congregations/cevang/documents
. [69] www.cmalliance.org
. [70] www.peopleunitedforreligiousfreedom.org/missionaries
.[71] www.peopleunitedforreligiousfreedom.org/missionaries
.[72] Çesitli ülkeler için düzenlen raporlar için bkz. www.state.org/humanrigts
; www.amnesty.org/
[73] 20.06.2000 tarih ve C 170E/47 sayili Avrupa Topluluklari Resmi Gazetesi. [74] ayni yer.[75] Tümer, Günay - Küçük, Abdurrahman, a.g.e., s. 413.[76] Egal, Charles D., ‘Ministering to Muslims’, www.leaderu.com/isot/docs/minmuslim.html
[77] El- Behiyy, Muhammed, ‘el-Mübessirun ve’l-Müstebsirun fi Mevgihim mine’l-Islam’, Mecelletü’l-Ezher, c. 31, sy. 3-4, s. 394.[78] Arinze, Francis, P.I.S.A.I: Fifty Years in the work of Dialogue, Roma 2000, s. 18-20.[79] Söz konusu kolejin faaliyet ve imkanlari hakkinda genis bilgi için bkz. www.sellyoakcolleges.ac.uk
. [80] www.ardithkeef.com
. [81] www.vatican.va/roman-curia/congregations/cevang/p-missionary-works/infantia
[82] www.lcmsworldmission.org
; www.hometown.aol.com
[83] www.newadwent.org/catholicencyclopedia/missionaries
[84] www.ardithkeef.com
Gazi ERDEM Din Isleri Yüksek Kurulu Uzmani Diyanet Ilmi Dergi Cilt 38 Sayi 2 Yil
ECHELON nedir? ECHELON, 5 devletin (ABD, Ingiltere, Kanada, Avustralya, Yeni Zellanda) istihbarat örgütlerinin dünya üzerindeki iletisim sistemlerini denetlemekiçin kurdukları ortak projenin kod adidir. ECHELON projesinin temelleri 1947'deki UKUSA anlasmasıyla atılmıs, ve 1971'de hayata geçmesinden günümüze dek kapsamını ve kullandıgı teknolojileri sürekli genisletmistir. Liderligini ABD Milli Güvenlik Dairesi NSA'in yaptıgı ECHELON'un bugün telefon görüsmeleri, emailler, internet baglantilari, uydu haberlesmeleri gibi akla gelebilecek tüm modern iletisim sistemlerini büyük oranda denetledigine inanılmaktadır. ECHELON nasıl çalısır? ECHELON sisteminin veri toplamak için kullandigi çesitli yollar vardir. Gelismis anten sistemleriyle uydu haberlesmelerini dinlemek (ki çesitli raporlara göre bu antenler ABD, Italya, Ingiltere, Türkiye, Yeni Zellanda, Kanada, Avustralya, Pakistan, Kenya topraklarinda ve muhtemelen diger bazi ülkelerde de faaliyettedir), yeryüzündeki telefon hatlarini dinlemek, internet baglantilarini dinlemek (internet aginin anahtar baglanti-router noktalarinda ECHELON'un veri iletisimini filtreden geçiren sniffer sistemlerinin bulunduguna inanilmaktadir), kitalararasi iletisim hatlarini dinlemek (ABD'nin okyanus tabanindaki telefon hatlarini kontrol altinda tutabilmek için bu kablolara dinleme cihazlari yerlestirdigi bilinmektedir, bu cihazlardan biri 1982'de kablolarin bakimini yapan bir Fransiz sualti ekibi tarafindan bulunmustur) gibi çesitli yöntemlerle, dünya üzerindeki iletisim sistemlerinden geçen veri paketleri ECHELON tarafindan düzenli olarak toplanmaktadir. Elde edilen bu veriler, DICTIONARY (sözlük) adi verilen bir filtreleme sisteminden geçirilir. DICTIONARY, dinlenen veriler içinde ECHELON projesinin 5 ortak devletince belirlenen anahtar kelimeler, isimler, adresler, vs. gibi bilgileri tarayan bir bilgisayarlar agidir. Ayiklanan bu "tehlikeli" iletisim unsurlari uzmanlarca incelenmek üzere takibe alinir. ECHELON bu kadar güçlüyse neden daha önce duymadım? ABD hükümeti ECHELON'un varligiyla ilgili tüm iddialari reddetmektedir. Ama bu yeterli olmamali. Avustralya ve Yeni Zellanda hükümetleri ECHELON'un varligini kabul ettiler. ECHELON hakkinda Avrupa Parlementosu'ndaki ilk rapor 1988'de yayinlandi. 1997'de Steve Wright tarafindan hazirlanan politik kontrol teknolojileri konulu ikinci bir Avrupa Parlementosu raporu (raporun ingilizce orijinali http://cryptome.org/echelon-ep.htm) ECHELON hakkinda daha detayli bilgiler içeriyordu. Bu rapora göre ABD, Avrupa'daki telefon, faks, ve email haberlesmelerinin %90'ini ECHELON sistemiyle denetliyordu. Projeye ortak 5 devletin DICTIONARY'ye girdigi anahtar kelimeleri içeren bir veri elde edildiginde, o anahtari içeren iletisim paketi otomatik olarak istegi yapan ülkenin istihbarat örgütüne gönderiliyordu. Avrupa Parlementosu'nu rahatsiz eden nokta, bu sistemin potansiyel terör eylemleriyle ilgili bilgilerin ele geçirilmesinin yaninda, çesitli ülkelerle ilgili ekonomik istihbaratin da ele geçirilmesine olanak vermesiydi. Gerçektende, soguk savas dönemi sirasinda gelistirilen ve askeri bilgileri filtreleyen çesitli elektronik istihbarat sistemlerinin aksine ECHELON, resmi daireler, sirketler, organizasyonlar ve bireyler gibi kaynaklari dinlemektedir. Avrupa Parlementosu bu kaygilarin sonucu olarak kisisel mahremiyetin korunmasina yönelik bir arastirma komitesi görevlendirdi (http://www.heise.de/tp/english/inhalt/co/6724/1.html). Italyan hükümeti ECHELON'un bilgi toplama yöntemlerinin Italyan kanunlarina aykiriliginin incelenmesi için bir komisyon kurdu (http://www.sunday-times.co.uk/news/pages/sti/98/05/31/stifocnws01003.html?9 99). Danimarka Parlementosu da benzer bir arastirma baslatti. Ve 1999'da, ABD'deki elektronik mahremiyet örgütü EPIC, ECHELON 'un faaliyetleriyle ilgili olarak ABD hükümetini mahkemeye verdi (http://www.epic.org/open_gov/foia/nsa_suit_12_99.html). ECHELON'un topladigi veriler ne ise yarıyor? ECHELON'un 1947 UKUSA anlasmasinda karara baglanan temel görevi ulusal güvenligin korunmasiydi. Projenin bugün de bu amaca hizmet ettigi biliniyor. Ama bunun yaninda, endüstriyel casusluk, sivil olusumlarin denetlenmesi (Amnesty International, Greenpeace, vs.), ve kisisel iletisimin kontrol altinda tutulmasi gibi otoriter amaçlarla da kullanildigi konusunda kanitlar var. ECHELON türünün tek örnegi degil, Rusya, Fransa, Israil gibi devletlerin de benzer sistemler kullandigi biliniyor, ama ECHELON benzerlerinin en gelismisi ve en utanmazi. Jam ECHELON Day nedir? İlk kez 1999'da denenen bir sivil eylem olan Jam ECHELON Day, 21 Ekim 2001'de ikinci kez denenecektir. Eylemin mantigi, ayni günde, ECHELON filtreleme sistemine takilacagi bilinen anahtar kelimeleri içeren mümkün oldugunca çok email iletisi göndererek, ECHELON sistemini bir günlügüne de olsa kilitlemektir. 1999'daki denemenin basariya ulasip ulasmadigi bilinmemektedir. ECHELON'u olusturan bilgisayar sistemlerinin ABD tarafindan finanse edilen sinirsiza yakin kapasitesi göz önüne alindiginda, böyle bir eylem girisiminin sembolik kalacagi hemen hemen kesindir. Ama eylemin asil amaci, insanlari ECHELON hakkinda bilgilendirmek, ve ECHELON'a karsi tepkisiz kalinmayacagini, projenin sahiplerine göstermektir. Ben ne yapabilirim? http://uid0.sk/echelon/mail_en.php Bu sayfada 21 Ekim'de yollanmak üzere çesitli "tehlikeli" email iletilerinden birini seçip Jam ECHELON Day'e sizde bir katkida bulunabilirsiniz. Dünyanın en büyük dinleme-takip sistemi Echelon için 21 Ekim’de internet üzerinde bir eylem gerçekleştirilecek. Eylem çerçevesinde Echelon’un filtre sistemine takılacağı bilinen ‘tehlikeli’ kelimelerin bulunduğu e-mail'ler milyonlarca kullanıcıya gönderilecek. Böylece Echelon’un filtreleme sisteminin kilitlenmesi sağlanacak. İlki 1999’da denenen bu sivil eylemde, bir günlüğüne bile olsa Echelon’u devre dışı bırakmak hedefleniyor. Bugün ABD'de AB toplulugunun tum uye ulkelerinin her turlu diplomatik temsilcileri catir catir aleni olarak -gizli bile degil- kanunen dinlenmektedir. Bu durumda AB Turkiye'ye verdigi gibi sert dille yazilmis bir notayi ABD'ye vermismidir? ABD'nin AB'deki daimi temsilcisi cagrilip Viyana Sozlemesi, kisisel ozgurluklerin ihlalini bahane ederek asagilanmismidir? Tum bunlar bir yana ECHELON vasitasi ile tum avrupadaki her turlu haberlesme dinlenip Avrupa'li sirketlerin ticari sirlari Amerika'li rakiplerine aktarilirken, AB'den bir kac kem-kum ses disinda ne gibi diplomatik tepkiler verilmistir, daha dogrusu her hangi bir itiraz edilmismidir, veya itiraz edebilme cesaretini kendisinde bulabilmismidir? Ne yazikki Turkiye'de her turlu kavram altust olmustur. Insanlar en basit gercekleri bile anlamakta zorlaniyorlar. Turk Diplomasi tarihinin en buyuk skandali ortaya cikmistir. Baska bir ulkenin temsilcisi kollari bir yandan medyaya ve diger yandanda devlete uzanan gizli bir orgut kurmus, adim adim ajandasindaki planlari uygularken suc ustu yakalanmistir. Acik acik ne yaptiklari belli oldugu halde, bu kisiler utanmadan, buyuk bir piskinlikle kendilerini yakalayanlari suclamakta, hatta dahada ileri gidip diplomatik yolla Turkiye aleyhine ileri geri cikislar yapmaktadirlar. İngiliz gazeteci Duncan Campbell resmi olmayan bir toplantıda Alman Parlementosuna Amerikan Echelon-casusluk sistemi hakkında bilgi verdi. Campbell, 120 uydu sistemi ile, milyarlarca e-mail, telefon konuşması ve faksları tarayan Echelon'un yaratacağı tehlikeleri anlattı. Bu konuşma sonrası de.internet.com Alman Federal Bilişim Ekonomisi, Telekomünikasyon ve Yeni Medya Kuruluşu (BITKOM) Genel Müdürü Dr. Bernd Rohleder, ile Echelon konusunda bir röportaj yaptı. de.internet.com: BITKOM, Echelon nedeniyle, Alman ekonomisinin rekabet dezavantajı ile karşı karşı olduğunu düşünüyor mu? Rohleder: Bu sorunuza ancak "genel ekonomik casusluk" anlamında cevap verebilirim. Şüphesiz bu konudan rahatsızız. Bilidiğiniz gibi, bu konuda kendisini dizginlemeyen başka Avrupa Ülkeleri de var. Bu açıdan özellikle ALman Ekonomisi açısından bu tür bir sorun mevcut. Alman ekonomisi yüksek teknik performansa sahip. Ancak pazarlamada daha az güçlüyüz. Bu da ekonomik casusluk açısından bizi ideal bir casusluk hedefi haline getiriyor. Pazara çıkma süresi daha uzun. Bu nedenle de yabancı casusluk servisleri için çok çekici bir hedefiz. de.internet.com: Alman şirketleri kendilerini Echelon'un dinlemesinden nasıl koruyabilirler? Rohleder: Kendilerini korumaları mümkün. Ancak standart bir proses yok. steganografi gibi teknolojiler mümkün. En meşhur örnek; Mona Lisa'nin imaj dosyası. Kirpiklerinin arasında encrypted bir mesaj gizlenmişti. Amerikalılar farkedemediler. Yine de tüm mekanizmalara rağmen, kendilerini korumak isteyenlere özgü standart bir e-mail steganografi programı yok. de.internet.com: Alman ekonomisinin ne kadarı, bilgilerini gizlemek için bu steganografi sistemi ile birlikte PGP encryption kullanıyor? Rohleder: Maalesef, sistemin standartlaşmamasının tek bir nedeni yok. Şirketler, Bugüne kadar Alman ekonomisi kendisini kormadı. Şirketlerde ve devlet binalarında dışarıdan sızmalara karşı bir güvenlik bölümü yok. Ekrandaki yazı ve mektupları, uzak mesafelerden okumak mümkün. Almanya'da bu tür tehditlere karşı hassaslık henüz gelişmedi. de.internet.com: Amerika'da encryption ürünleri satan tüm firmalar gizli servislerle ilişkide olmak zorunda. Aksi takdirde pazarda çalışmalarına izin verilmez. Bu tür ürünler kendi donanım ve yazılımlarını geliştrimeyen ve Amerikalı olmayan firmalar tarafından güvenlik sağlamak için kullanılabilir mi? Rohleder: Alman güvenlik teknoloji sağlayıcıları dünya çapında firmalar. Ama ABD'ye ihracat yaparken çok sıkı kısıtlamalar var. Amerika orijinli teknolojiye ihtiyacımız yok. Ancak, ABD orijinli standart programların içine "gömülü güvenlik - embedded security" konusu var. Yapmak zorunda olduğumuz şey, ABD ürünleri içine Alman menşeli güvenlik teknolojilerini koymak. de.internet.com: Yani Alman şirketleri yabancı gizli servisleri tolere etmek zorunda mı ? Bu kadar güçsüzler mi? Rohleder: Güçsüzler demek istemedim. Kendilerini koruyabilirler ama çok pahalıya mal oluyor. Tabi doğal olarak casusluk sisteminin yabancı şirketlere açık olması beklenemez değil mi? de.internet.com: ABD dost ülke kapsamında görülerek, Echelon sistemi Bavyera'nın Bad Aibling Şehrinde yer alıyor. Bu nasıl olabilir? Rohleder: Öncelikle, e-maillerin Bad Aİbling ya da başka bir yerden scan edilmesi neyi değiştirir? Soru şöyle olmalıydı "Bir ülkenin ulusal güvenliği nasıl tanımlanabilir?" Ulusal güvenlik ABD tarafından küresel tanımlandı. Almanya'nın tanımı farklı. ABD tek bir ülke ama dünyadaki tüm problemlere ve tabi Alman endüstrisinin sorunlarına da karışabiliyor. Ancak bu Amerikan olmayan endüstrinin zarar görmesine neden oluyor. de.internet.com: BITKOM, Echelon ile ilgili ne yapıyor? Yoğun bir lobby çalışması var mı? Rohleder: Doğal olarak Alman Hükümetinin Bakanlıklarındaki yetkililerle birlikte çalışıyoruz. Yani bu çalışmanın bir parçası Hükümet. Bu konuda söylenecek bir şey yok. İkinci olarak üyelerimizi aydınlatıyoruz. Bu tür sorulara karşı bir haberleşme sistemimiz var. Bu dışarıya açılmayan kendi içimizde bir bilgilenme sistemi olarak yürüyor. 'Global bir network sistemi olarak tanımlanan 'ECHELON', telefonların yanısıra teleks, faks ve internette 'hedef sözcükleri' tarayabiliyor. Milyonlarca mesaj arasında aranan sözcüklerin kullanıldığı elektronik mesajları tesbit ediyor. ECHELON sözlüğünde bulunan hedef sözcükleri tarayan bilgisayarlar, aynı anda gelen mesajları sıraya koyarak taramayı sürdürebiliyor." (8) Entegre olarak NSA koordinasyonunda birbirine bağlanan bilgisayarlar, ajansın her bir kategori için belirlediği 10-50 arasında anahtar sözcüğü tarıyor. Bunlar arasında kişi, örgüt ülke isimleri konu başlıkları ve ayrıca, ilgilenilen kişi veya kurumların bilinen teleks, faks numaraları ve internet adresleri de yer alabiliyor. Elektronik tarama faaliyetlerinin engellenmemesi için ABD, kendi ülkesinde şifreleme tekniklerini denetim altına almış, bu tür ürünlerin ülke dışına çıkarılmasını ve kendine rağmen geliştirilmesini yasaklamıştır. Çünkü bu teknikler yapılan iletişim istihbaratını engellemektedir. Ancak her ne kadar ABD bunları denetim altına almaya çalışsa bile emperyalist güçler arası çelişkiler nedeniyle şifreleme tekniklerinin gelişimini engelleyememektedir. Zira hiç bir tekel, kendi çıkar amaçlı faaliyetlerinin bir başka tekel tarafından öğrenilmesini istememekte bunun içinde elektronik haberleşmesini gizli-şifreli yapmaktadır. Kısaca ABD tüm arzusuna rağmen bu alanda da giderek denetimi yitirmektedir denilebilir. Yine Haftalık Fransız Le Nouvel Observatuer dergisinde yeralan bir habere göre CIA, Amerika'nın 50 uydusu ve 20 kadar da gizli üssünden yararlanarak dünya genelinde geniş bir istihbarat çalışması yürütüyor. CIA'nin 100 bin ajanı sadece telefon dinliyor ve teşkilat bu iş için 16 milyar dolar harcıyor. Emperyalizmin özellikle Küba'nın yanıbaşındaki Quantanamo Adası'nda, Avrupa, Avustralya, Çin ve Kuzey Kore'nin burnunun dibindeki Güney Kore'de bulunan üsleriyle sosyalist ülkelere, devrimci mücadelenin geliştiği ya da gelişme zemininin çok güçlü olduğu yeni-sömürge ülkelere karşı istihbarat faaliyeti olduğu ortaya çıkmıştır. CIA'nın örgütlediği, yetiştirdiği yeni-sömürge ülkelerin işbirlikçi istihbarat teşkilatlarının da bilim ve teknolojinin tüm olanaklarını kullanarak benzer faaliyetleri devrimci örgütlere karşı yürüttükleri sır değildir. Örneğin MİT, 1990'da Amerikan Ulusal Güvenlik Ajansı'ndan (NSA) her biri 10 ayrı faksı kontrol edebilen 50'den fazla "Faks İzleme Cihazı" almıştır. Mehmet AĞAR'ın açıklamalarına göre 20 bin telefon aynı anda dinlenebilmektedir. Ve ANAP milletvekili Eyüp AŞIK'ın açıklamalarına göre sadece Mehmet AĞAR'ın isteğiyle dinlenen telefon sayısı 2700'e ulaşmıştır. Yine CIA'nın işbirlikçi ülkelerin gizli servisleri aracılığıyla, dünyanın birçok bölgesinde sabotaj, suikast, adam kaçırma, provokasyonlar, komplolar ve hatta darbeler tezgahlamak gibi birçok operasyonu gerçekleştirebilecek ajan-muhbir-işbirlikçi örgütlenmeleri oluşturduğu, hatta Amerikan Senatosu'nun bütçeden ayırdığı paralarla kontra örgütler yarattığı, çeşitli örgütleri satın alarak işbirlikçi hale getirdiği vb. artık tüm dünyanın bildiği gerçeklerdir. Örneğin, 1996 Eylül'ünde SADDAM ve BARZANİ'nin Kuzey Irak'a girmesiyle birlikte CIA'nın bölgede profesyonel ajanları da dahil 2500 işbirlikçi ajanı olduğu açığa çıkmıştır. Maalesef "herşeye kadir" görülen CIA her nasılsa operasyonu önceden haber alamamış ve 2500 ajanı SADDAM'ın eline geçmiştir!.. BASINDAN SEÇMELER : Echelon Japonya’ya karşı ABD tarafından yönetilen uluslararası casusluk ağı Echelon’un gizli faaliyetlerine dair yeni bilgiler ortaya çıkarıldı. Japon Mainichi gazetesinde yayınlanan manşet haberine göre Echelon, 20 yıldır Okyanusya’daki Japon elçilik ve konsolosluklarının iletişimini dinliyor. Bu bilgi, ABD’nin “Asya’daki stratejik müttefiki” Japonya ile ilişkilerini gerginleştirebilecek nitelikte. Mainichi gazetesi, casusluk skandalı ile ilgili bilgileri, Echelon ağını dünya kamuoyuna tanıtan Yeni Zelandalı Gazeteci Nicky Hager’den edindi. Hager, gazeteye yaptığı açıklamada, 20 yıldır süren elçilik ve konsolosluk dinleme faaliyetinin temel amacının “ticari” olduğunu vurguladı. Bu açıklama, ABD’nin Japon şirketlerinin ticari sırlarını elde ederek, uluslararası pazarlarda avantaj sağladığını gösteriyor. UYDUYLA RÜŞVET TAKİBİ Amerika, casus uydu sistemi Echelon sayesinde elde ettiği en gizli rüşvet skandallarını bir raporla açıkladı. Rapora göre uluslararası şirketler hükümetlere milyarca dolar yedirdi Çok eleştirilen Echelon casus uydu sistemi bu kez uluslararası ticarette dönen rüşvet dolaplarını ortaya çıkardı. ABD öncülüğünde İngiltere,Yeni Zelanda, Avustralya ve Kanada istihbarat servislerinin birlikte yarattığı Echelon sistemi, dünyanın her yerindeki e-posta, telefon ve faks gibi her türlü iletişimi dinleyip kaydedebiliyor. Varlığı 1999 yılında Avrupa Birliği'nin gizli bir raporuyla ortaya çıkarılan Echelon, sanayi casusluğunda kullanıldığı gerekçesiyle Avrupa ülkeleri tarafından sert bir dille eleştiriliyordu. Fakat bu defa Echelon'un geniş bilgi ağına rüşvet skandalları takıldı. AVRUPA ÇOK TEDİRGİN Masum görünen ve rüşvetle mücadele olarak değerlendirilebilecek bu faaliyetler Avrupa ülkelerinin tepkisini çekiyor. Bu ülkeler, ABD'nin müttefiklerinin ticari faaliyetleri hakkında topladıkları bilgileri Amerikan şirketlerine verdiğini ve bu sayede Amerikan şirketlerinin haksız kazançlar elde ettiklerini iddia ediyor. Avrupa Parlamentosu Amerikan casusluk faaliyetlerini kınayan bir bildiri yayınladı. Bildiride şu ifadelere yer verildi: "Amerikan istihbarat örgütleri sadece genel ekonomik göstergeleri değil, her konudaki ayrıntılı iletişimleri de dinliyorlar. Bu casusluk yolsuzlukla mücadele yerine Amerikan şirketlerine çıkar sağlama amaçlı olarak kullanılma riskini de taşıyor." BU DÜPEDÜZ CASUSLUK Amerikan yetkilileri ise bu iddiaları yalanlıyor. Fakat 1994 yılında CIA'nın Amerikan Senatosu İstihbarat Komitesi'ne gönderdiği bir mektup, Avrupalılar'ın korkularında haklı olduğunu gösteriyor. Mektuba göre istihbarat örgütleri sadece rüşveti değil, Amerikan şirketlerinin uluslararası ihalelerde rekabet etmelerini engelleyebilecek bilgileri de takip ediyor. ÖNEMLİ NOT : BİZİ DİNLEYEN OLSUN VEYA OLMASIN - BU TEKNOLOININ OLMADIGINI IDDA EDENLERDE VAR...!- BİZE DÜŞEN YOLA DEVAM ETMEKTİR...GERÇEK SEM'I OLAN ALLAH'TIR ! BU TEKNOLOJI KAÇIRIR AMA O ASLA RADİKAL DİNCİ_SİYONİST HIRİSTİYANLIK : EVANGELİZM NEVANGELİSTLERN Sayıları sadece Amerika'da 70 milyona ulaşan, Başkan George W. Bush'un da en büyük takipçisi olduğu Evangelistler, İncil'de yer alan kehanetleri gerçekleştirmek için çalışıyor. Bu koyu Hıristiyanlar'a göre kıyamet 2000'li yıllarda Ortadoğu'da kopacak ve onlar da İsa Mesih sayesinde dünyaya hakim olacak. Evangelistlerin hayallerinde kıyamet var Dünyadaki pek çok insan Amerikan politikalarını artık İncil'deki kehanetlerin şekillendirdiğine inanıyor. Bush'a seçimi kazandıran Evangelistler ise Ortadoğu'da kıyameti hızlandırmak için çalışıyor. Tanrı ve Başkan bize İsa'yı Ortadoğu'ya getirme şansı doğurdu. Bu bana verilen bir emir!"... Bu sözlerin sahibi kan ve ateş altındaki Irak'ta Evangelistler için çalışan misyoner Tom Craig. Evangelistlerin Bağdat'ta şimdiden 9 kilisesi ve yüzlerce müridi var. Amaç Irak'ı Ortadoğu'da Evangelizm'in merkezi yapmak ve tıpkı İncil'de sözü edildiği gibi dünyanın bütün kavimlerini bu Kilisede toplamak. Evangelistlerin "Kilisesi" var ama aslında Protestanlığa ait küçük inanç farklarıyla bir araya gelen büyük bir ittifaktan söz etmek daha doğru. Genel olarak liberal Protestanların ve Baptistlerin dışında kalan tüm Protestanlar Evangelist adını alıyor. Kökleri Yunanca'da "Müjde" anlamına gelen "Evangelion"dan gelen bu isim İncilci tanımına denk düşüyor. Ancak kast edilen elbetteki "Eski Ahit" ve Mesih inancı. Protestanlığın bu yorumunda pek çok şey gizleniyor. Amerikan İsrail ilişkilerinden Büyük Ortadoğu Projesi'ne kadar kimi zaman "komplo" teorilerine boyanan kavramların altında 70'li yıllarda yeniden dirilen "Evangelizm" yatıyor. Evangelistleri bu aralar önemli hale getiren iyi ve kötü arasında kaçınılmaz olarak gerçekleşecek o yıkıcı savaşa, yani Armageddon'a olan inançları ya da insan eliyle yaratılacak kıyamet fikrini destekliyor olmaları ve dünyayı ele geçirmek istemeleri değil. 70 milyonluk nüfuslarıyla ABD seçimlerini etkilemeleri ve bu fikre inanan güçlü politikacılarının Beyaz Saray'da etkili olması. Durum böyle olunca ABD'nin Ortadoğu'daki etkinliği, İsrail sorunu ya da Büyük Ortadoğu Projesi gibi kavramların izi politikanın dinamiklerinde değil, kutsal kitapların satır aralarında sürülüyor. Ve dünya başkentlerinde Amerikan politikalarının, özellikle de Irak'ın işgalinin kaynağını "Eski Ahit"den aldığı şüphesi hızla yayılıyor. Ezici bir üstünlükle yeniden seçilen Bush 1985 yılından beri sık sık diz çöküp dua eden ve "Yaradan" sözcüğünü ağzından düşürmeyen bir Evangelist. Seçimlerde pek çok Amerikalı politik kaygılardan çok, Bush'un yeniden seçilip "İncil'deki kehaneti gerçekleştirmesi" için oy verdi. Özellikle 11 Eylül saldırılarından sonra sık sık "Haçlı Seferi" ya da "İyi-Kötü" gibi kavramları kullanan Bush'un bir politikacıdan çok dünyanın dört bir yanına yayılmış olan Evangelist vaizlerden biri gibi konuşması bu şüpheyi daha da belirginleştiriyor. Önceki Amerikan başkanları Carter ve Reagan da benzer cümleler kullanıyor, İsrail devletinin kutsallığından ve kıyametten söz ediyordu. Ancak Bush açık bir biçimde "Mesihçi" ve "kıyametçi" bir başkan olarak hepsini geride bırakıyor. 11 Eylül saldırısı da Evangelistlerin yükselişinde etkili oldu. ABD'de saldırıdan hemen sonra yapılan kamuoyu araştırmalarına göre kendisini "Evangelist" olarak tanımlayanların oranı yüzde 46'ya yükseldi. Irak'ın işgalinden sonra ise yüzde 50'nin altına düşmedi. Irak'taki Amerikan tanklarının üzerlerine asılan haçlar, çarpışmadan önce vaftiz olan askerler ve birbiri ardına açılan Evangelist Kiliseler işte bu gelişmelerin bir sonucu. Peki nedir Evangelizm? Bu Hıristiyanlık yolunun kökenleri Martin Luther'e ve Protestanlığın kuruluşuna kadar gidiyor. Luther kendi kurduğu kiliseye "Evanjegelik Kilise Hareketi" diyordu. Protestanlık faizi reddeden Katoliklere karşı faizi serbest bırakıyor, "ahiretten" çok bu dünya ile ilgili düzenlemelere vurgu yapıyor, çalışmayı, ticareti ve üretimi kutsuyordu. Protestanlığın bu görece modern girişimleri bir reform hareketi olarak değerlendirildi. Ancak Protestanların en önemli farkı ilk beş kitabını Tevrat'ın oluşturduğu 39 kitaptan oluşan Eski Ahit'e inanmalarıydı. Eski Ahit, özellikle ABD'nin kuruluşunda farklı yorumlara ve anlayışlara yol açtı. Bu, bakış açılarında "kıyamete" ve "Mesihçiliğe" ayrı bir değer vermelerini sağlıyordu. Özgür iradenin "Tanrı" tarafından çizilen kaderin dışına çıkamayacağını öngören Evangelistler, bu kaderi hızlandırmak için Hıristiyanların ellerinden geleni yapması gerektiğini savunuyor. Ve Armageddon'la, yani "iyi" ile "kötü" arasındaki o büyük savaşla gelecek olan kıyameti ve Mesih'i hızlandırmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Seçilmiş insanlar olduklarına inandıkları Yahudilerin, bir kıyamet koşulu olarak desteklenmesi gerektiğini düşünüyorlar. 70'li yıllardan itibaren yeniden dirilen ve muhafazakarlaşan Evangelizm aradan geçen otuz yıl içinde Hıristiyanlığın en hızlı büyüyen "Kilisesi" oldu. Ve Ortadoğu'da yaşanan gelişmeler pek de yabana atılmamaları gerektiğini gösteriyor. 2004 yılında toplam sayıları 500 milyona ulaştı. Hıristiyan nüfusun 4'te birini oluşturuyorlar. 2050 yılında tüm Hıristiyan nüfusunun yarısı olacakları tahmin ediliyor. 70 milyon kişilik nüfusla en çok Amerika'da yaşıyorlar. Amerika'nın ardından en yoğun bulundukları ülke Brezilya (30 milyon). Evangelistlerin şu anki güçlü durumu 1970'li yıllarda ortaya çıkan yeni-Evangelizm akımıyla oldu. Şili'de Hıristiyanlar'ın 4'te biri Evangelist. Fas'ta halkı Evangelist yapmak için çalışan 150 misyoner var. Kaliforniya'da ünivesitede ders olarak okutuluyor. Onlara göre İncil Tanrı'nın kitabı, İyi ve Kötü arasındaki savaş (Armageddon) dünyanın dengesini oluşturuyor, dünyanın sonu geliyor, dünyada yaşanan her şey, yapılan her savaş Tevrat'taki efsanelerde, İncil'de anlatılıyor, İsrail vadedilmiş toprak ve günün birinde tüm Museviler İsrail'e dönüp Evangelist olacak... Onlar protestanlığın Evangelist mezhebine bağlılar... Irak Savaşı aslında hiç de görüldüğü gibi değil, ardında birçok dini etken olan bir savaştı. Ve olup bitenleri sadece Evangelistler anlıyordu. Evangelistler Amerika'yı tamamen ele geçirdikten sonra asıl hedefe yani dünyayı evangelistleştirmeye yönelmişti. Bu da onların inanışına göre durdurulamaz bir dönemdi. Bu dönem tamamlanacak, bu uğurda ölünerek de İsa'nın yanına yükselinecekti. ( Sabah :03.07.2004 ) BUSH ABD Başkanı George W. Bush, sabahın erken saatlerinde kalkıp dini kitaplar okuyor. Kabine toplantıları da dualarla başlıyor. Bush kendisine sorulan basit soruları bile İncil'den örnekler vererek cevaplıyor. "Yaradan" kelimesini dilinden düşürmeyen Başkan, görevinin kendisine Tanrı tarafından verildiğine inanıyor.Fransız Le Nouvel Observateur Dergisi Amerika Başkanı George W. Bush'un dünya üzerinde yaşayan 500 milyon "Evangelist"in en önemli dini liderlerinden biri olduğunu yazdı. ( SABAH : 7-11 Mart 2004 ) ... Vallik dönemlerinde Bush'u tanıyanlar onun kendisi hakkında "kutsal bir görev aldığını" söylediğini anlatıyorlardı. Zaten konuşmalarından bir kısmı da Evangelist kilisesinin ateşli savunucularından Michael Garson tarafından yazılıyordu. Vali olarak başarı kazanan Bush için yeni adımlar atma zamanı gelmişti. "Yaratan beni seçti" diyen Bush, Evangelist kilisesinin desteğiyle başkanlık yarışına da büyük bir hızla geldi. Başarısız olması hemen hemen imkansızdı çünkü Bush'a yapılan maddi yardımların dışında medya desteği de inanılacak gibi değildi. Evangelist televizyon kanalı "The Family Channel" (Aile Kanalı) da rahipler, "Yaratanın bana 2004 seçimlerinin tam bir patlama olacağını söylediğini duyuyorum. Bush çok kolay bir şekilde seçimleri kazanacak... Yaradan onu destekliyor çünkü o iyi bir Hıristiyan. Yaratan onun dünyanın başına gelmesini istiyor..." şeklinde konuşuyorlardı. Dedikleri de oldu ve ülkede yaşayan yaklaşık 70 milyon Evangelist Bush'a destek verdi, Bush da Beyaz Saray'ın kapılarını fazla zorlanmadan aralamış oldu. Fakat Bush'un başkan seçilmesi onun söylemini değiştirmedi, aksine daha da belirginleştirdi. Fransa'yı "iyi-kötü" savaşı için yanında isteyen Bush, Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac'a yazdığı mektupla Cumhurbaşkanı'nı tam anlamıyla şoke etmeyi başarmıştı! "Magog ve Gog" kavramlarından yani İyi-Kötü savaşından bahsetmişti. Chirac, bu felsefeyle bir savaş başlatılamayacağını söyleyip Bush'un yanında yer almayacağını kati bir dille ifade etti. Bush daha gün doğmadan kalkıyor. Tek başına Beyaz Saray'ın sakin bir köşesine çakiliyor. İstihbarat raporlarını ya da haber özetlerini okuduğunu sanıyorsanız yanılıyorsunuz. O dini kitaplar okuyarak güne hazırlanıyor. En çok okumayı sevdiği kitap ise İskoç asıllı gezici rahip Oswald Chambers'in "Dini Nasihatler" isimli kitabı. Chambers din dünyasında Haçlı düşüncesini öven düşünceleriyle tanınıyor. Peki Beyaz Saray'daki kabine toplantıları sizce nasıl geçiyor? Kabine toplantıları tahmin edeceğiniz gibi dualarla başlıyor. Kabine üyeleri Eski ve Yeni Ahit'ten seçtikleri pasajları okuyup, tartışıyor. Toplantılarda sigara ya da içki kullanılmıyor. Güne bu şekilde başlayan Bush, kendisine sorulan basit devlet konularına bile verdiği cevapları İncil'den verdiği örneklerle destekliyor. Bush ve Evangelist düşünceyi medyada ilk inceleyenlerden biri hiç kuşkusuz Amerikan Newsweek Dergisi oldu. "Bush ve Yaradan" isimli bir dosya hazırlayan dergi, Bush'un vaaz kitapları okuduğunu, en çok sevdiği kitabın yazarı Oswald Chambers'ın "1917 yılında Mısır'da Türk askerlerine karşı savaşan Anzak 'lara moral verdiğini yazmıştı. Bush'un aldığı politik olsun ya da olmasın tüm kararlarının ardında Billy Graham ve oğlu Frank Graham'ın olduğunu belirten dergi, "Bush, Başkan olmasını da, Irak Savaşı'nı da Allah'ın iradesine bağlıyor. Bu görevleri yerine getirmek için Başkan olduğuna inanıyor" diye yazmıştı.( Sabah: 03.12.2004 ) Kitabın adı "Forcing God's Hand" (Allah'ın elini zorlamak). Kapağında, milyonlarca insanın yeryüzünün bir an önce yokolması için dua ettiği iddiası bulunan bir kitap bu. Okuyunca, sarıklı-cüppeli, ya da sakallı-bıyıklı olmayan tipik Amerikalıların, İncil ve Tevrat'ta karşılarına çıkanları yorumlayarak dünyanın sonuna yaklaşıldığına inandıklarını ve 'kıyamet' gecikir diye endişelendiklerini öğrendim... "Allah'ın elini zorlamak" da öncekiler gibi kapsamlı bir proje. İnanmış bir mürit gibi görünüp liderlerden sıradan üyelere kadar herkesle diyalog kurmuş. Kitapta vardığı sonuç tek cümleyle şu: "Amerika için gelecek yıllarda en ciddi tehlike, dünyanın sonunun geldiğine inanan ve o sonu kendi hayatlarında görebilmek için herşeyi yapabilecek bu tarikat..." Grace Halsell, "Her on Amerikalı'dan biri bu tarikatın mensubu; bayağı fanatik insanlar bunlar" uyarısında bulunmakta...Bu tiplerin bazı temsilcileri tanınıyor; sözgelimi Jerry Falwell 'Moral Mojority' (ahlâkî çoğunluk) adlı bir grubun lideri, başka gruplar da var. Bunların elindeki tv ve radyo sayısının ikibinin üzerinde olduğunu yazıyor Halsell. İlginç olan, köktenci birer Hıristiyan olmalarına rağmen, bu insanların, Eski ve Yeni Ahid'te anlatılan her olayın geçtiği kutsal mekânlara sahip olduğu için İsrail'e özel ilgi duymaları....Esasen, dünyanın sonunun gelişinde İsrail oğullarının en önemli rolü oynayacağına da inanıyor bu köktenci Hıristiyanlar...Bizde "Kafayı dinle bozmuş" denir ya, ABD'de kimse en aşırı fikirlerini bile rahatlıkla ifade eden bu köktenci Hıristiyanlar için o tür hisleri beslemiyor. Dindar bir aileden gelen Halsell, araştırmasına başlamadan önce, ülkenin ve dünyanın geleceği açısından bu denli 'tehlikeli' olduklarını düşünemediğini itiraf ediyor. Ancak, işin içine girip literatürü karıştırmaya başlayınca, tarikat mensuplarıyla görüştükçe, olaya yaklaşımı bütünüyle değişmiş. Şimdi, "Dünyanın sonunun kendi nesillerinde geleceğine o kadar inanıyorlar ki" diyor, "Bunu sağlamak için gerekiyorsa olayları zorlamaktan geri durmazlar..." Zaten süratle silâhlanıyorlarmış... 1999 yılında kaleme alınmış kitapta, dünyanın bir yerlerinde, bir kaç yıla kadar, 'kıyamet savaşı'na yol açacak çapta terör eylemleri beklentisi yer alıyor...İkiz kuleler ve Pentagon'a yönelik terörist saldırıları ilk duyduğunda Grace Halsell'in ilk tepkisi ne olmuştur acaba? O da "Üsame bin Laden" mi demiştir, yoksa "Bizimkiler harekete mi geçtiler yoksa?" kuşkusunu mu dışa vurmuştur? (Fehmi Koru-Yeni Şafak:30 Eylül 2001 ) Hıristiyan Siyonistler, bizzat konunun uzmanlarına göre Siyonistlerden daha çok İsrailcidir. Tanrı’yı Kıyamet’e Zorlamak adıyla Türkçe’ye çevrilen Forcing God’s Hand: Why Millions Pray for a Quick Rapture and Destruction of Planet Earth isimli kitabın yazarı ve Hıristiyan Siyonizmi’nin bizzat Amerika’nın varlığını tehdit ettiğini belirten müteveffa Grace Halsell şöyle der: “Hıristiyan Siyonistlere göre, İsrail’in her isteğine yeşil ışık yakılmalı ve bu, Amerikan halkından gizli tutulmalıdır. İsrail istediği sürece yalan da, soygun da, gasp ve cinayet de haklı hale gelir. Çünkü İsrail’in isteği, Tanrı’nın isteğidir.”Hıristiyan fundamentalistlerin liderlerinden Jerry Falwell de şöyle yazar: “Kuvvetle inanıyorum ki, Tanrı Amerika’yı kutsamıştır; çünkü Amerika, Yahudileri kutsamaktadır. Bu millet tarlalarının ekinle beyaz, bilimsel araştırmalarının ilgi çeken ve özgürlüğünün sağlama alınmış olarak devam etmesini istiyorsa, İsrail’i desteklemeye devam etmelidir.”(Ali Ünal,Yeni Ümit Dergisi ) J.Falwell 16.05.2007 tarihinde öldü Kitabın girişinde, ele alınan konuyu özetleyen şu soru göze çarpar: "Jerry Falwell gibi bir Hıristiyan, niçin dünyanın sonu için dua ediyor?" (s. 12) Bu soruyu cevaplamak amacıyla kitapta ele alınan konu, ABD merkezli Hıristiyan fundamentalist akımların, dünyanın son dönemi (ahir zaman) olduğunu düşündükleri, içinde yaşadığımız dönemde İsa yeryüzüne gelmeden önce gerçekleşmesini bekledikleri olaylar ve bu olayların bir an önce gerçekleşmesi amacıyla yaptıkları faaliyetlerdir. Ayrıca eser, Hıristiyan sağı olarak tanımladığı bu akımlarla Yahudi fundamentalizmi arasındaki ilişkiyi ve bu akımların, başta ABD olmak üzere Batı ülkelerinin siyasal yapıları ve politikaları üzerindeki etkilerini de konu almaktadır. Örneğin Falwell'ın İslam ve Hz. Muhammed'le ilgili yukarıda değindiğimiz iddialarına paralel şekilde Baptist vaizlerden Pat Robertson ve Jerry Vines da Hz. Muhammed'i "gözü dönmüş bir fanatik, bir hırsız, katil ve haydut" ve "şeytanın tutsağı cinsel bir sapık" olmakla suçlamaktadırlar. Bir başka etkili din adamı olan Franklin Graham ise İslamı "kötü ve şeytani bir din" olmakla itham etmektedir. Açıkça anlaşılacağı gibi, bu kampanyayla Batı kamuoyunda zihinlere yerleştirilmeye çalışılan tema, İslamın barış değil savaş, sapkınlık, şiddet ve terör dini, İslam peygamberinin bir terörist ve cinsel sapkın, Müslümanların ise potansiyel teröristler olduklarıdır. Hıristiyan fundamentalistler, İsa Mesih'i, atına binmiş, dünyanın bütün ordularını yöneten ve nükleer başlıklarla donanmış bir halde, milyarlarca kâfirin canına okuyacak beş yıldızlı bir general şeklinde betimlemektedirler. (s. 140) Yeryüzüne inerek inançsızlarla karşı karşıya geldiğinde, ilk saldırıyı bu mağrur ve kudretli general, yani İsa başlatacak ve onlara karşı yanında taşıdığı (besbelli tanrısal âlemden yeryüzündeki inançsızlara hediye olarak getirdiği) yeni bir silah kullanacaktır. Bu silah, nötron bombası kadar etkili olacak (s. 32) ve İsa tarafından yönetilen bu savaşta (Armagedon Savaşı'nda) milyarlarca insan, yok edilecektir. (s. 14) Hıristiyan fundamentalistlerce tanımlanan bu beş yıldızlı general İsa, İncillerde, sağ yanağına tokat atana, solunu da çevirmeyi salık veren ve her fırsatta sevgi ve bağış-lamayı ön plana çıkaran İsa olabilir mi? Kanaatimizce hayır. Zira, burada tanımlanan İsa, İncillerin her fırsatta sevgi ve bağışlama mesajını vurgulayan İsa'sından ziyade, XX. yüzyıl holokostunun mimarı Hitler'i anımsatmaktadır. Hallsell, bu fundamentalist Hıristiyanların yalnızca bu inanç ve beklenti içinde olmakla yetinmediklerini, zaman zaman bu beklentilerin gerçeğe dönüşmesi için bizzat inisiyatifi ellerine aldıklarını ve akıl almaz şiddet ve terör hadiselerine giriştiklerini ya da bunları planladıklarını da örneklerle anlatmaktadır. İsa'nın gelişinden önce olacağı öngörülen, Kudüs'te Üçüncü Tapınağın inşasını sağlamak amacıyla inşa alanında bulunan Mescidi Aksa'nın yıkımı için sabotaj planlamak (s. 77-8), dünyanın çeşitli bölgelerinde toplu ölümlerle sonuçlanan şiddet eylemleri organize etmek (s. 22-4), İsrail ve Yahudilerce Müslümanlara yönelik şiddet ve baskıyı her zeminde desteklemek (s. 96) ve benzeri örnekler, bu fundamentalistlerin Mesih'in geliş sürecini hızlandırmak amacıyla giriştikleri veya destek verdikleri şiddet eylemlerinin boyutlarını ortaya koymaktadır. Hallsell'in, bu fundamentalistlerin Batı (özellikle de ABD) toplumundaki siyasal, eko-nomik ve sosyal etkileri ve güçleri hakkında verdiği bilgiler de ürkütücüdür. Buna göre yalnızca ABD'deki fundamentalistlerin sayısı elli milyonu bulurken, dünyanın sonunun geldiğini duyurmaya çalışan bin iki yüzden fazla milenyumcu tarikat vardır. (s. 21-2) Ayrıca Reagan gibi ABD başkanlarının da aralarında bulunduğu birçok etkin ve etkili siyasal lider Armagedon teolojisini desteklemekte (s. 125-6) ve Armagedon Savaşı'nın kendi yaşamları esnasında olacağını düşünmektedirler. (s. 29-33) Ayrıca bu fundamentalist ve evanjelik Hıristiyan akımlar, Hıristiyan olmayan ülkelerde de yoğun faaliyette bulunmaktadırlar. Öyle ki Protestan misyonerlerin yaklaşık yüzde doksanının bunlardan oluştuğu belirtilmektedir. (s. 57) Yazar,herkesi "savaşçı bir tanrı" ile "evrensel sevgi ve barış tanrısı" arasında bir tercih yapmaya çağırıyor. ( Prof.Dr. Şinasi Gündüz ) YECÜC VE MECÜC Mesele çok ciddi ve de vahim. Vahameti daha da artıran bir yön de şu; Başkan Bush’un bağlı olduğu Evanjelist mezhebinin konuyla ilgili metinlerinde, Türkiye’nin Yecüc ve Mecüc olacağı beklentisini yansıtan düşünceler var. ABD Başkanı’nın bu konuda savaşa girmeye hazır olduğunu bilince bu da şaka olmaktan çıkabiliyor.Liderlerin inanışlarını anlamadan dünyadaki gelişmeleri kavrayabilmenin imkanı yok. Bir din âlimi tarafından “Tanrı’nın yürüdüğü topraklar” (Where God has Walked) diye adlandırılan, tüm dinlerin başlangıç noktası olmuş bölgemizdeki gelişmeleri, din boyutunu anlamadan çözebilmek özellikle mümkün değil. Dünya politikasında dinin önemi artarken bir yandan da tuhaf biçimde ateizmin gücü -özellikle ABD’de-tırmanıyor. Bu konuda yayınlanan birçok kitap ‘Çok satanlar’ listesinde o ülkede. Christopher Hitchens’in ‘God is Not Great’ adlı kitabı koyu dindar Amerikan eyaletlerinde bile çok satarak ve beğenilerek herkesi şaşırttı.Amerika Başkanı Bush tüm yaşamını ve politik kararlarını dini kurallara göre yönlendirdiğinden, o kitapların birden beğeni toplamaya başlaması politik anlamı açısından incelenmeli.Bush, 11 Eylül saldırısı olduktan hemen sonra kendisinin bir haçlı seferi başlatacağını açıklayarak niyetini açıkça belli etti. Bu son derece ürkütücü bir tavırdı. Çünkü ait olduğu mezhep göz önüne alındığından işin sonu kıyamet gününe kadar ulaşabilirdi.Ben, Irak’ta başlatılan savaşın dini, mistik konular dikkate alınmadan anlaşılamayacağını her zaman savundum. Tek boyutlu açıklama çabaları bana hep eksik geldi. Burnumuzun dibinde büyük, çok büyük bir gelişme yaşanıyordu. Hem fiilen hem de mistik boyutuyla bizleri içine çekmeye başlayan bir gelişmeydi bu.Dini konularda çok bilgim olmadığı için uzun süredir tam açıklayamadığım esrarengiz bir olayın içindeydik. Tam anlayamıyordum ama yoğun okuyarak öğrenmeye çalıştım, öğrendikçe de korktum. Neden korktuğumu, nasıl anlatabileceğimi de tam olarak bilmiyordum ancak geçen günlerde gazetelerde yayınlanan bir haber, engeli aşmama vesile oldu.Buna göre Başkan Bush ve Fransa eski Cumhurbaşkanı Jacques Chirac, Irak savaşından önce bir araya gelmişler. O toplantıda Bush, Chirac’ı birlikte savaşa girmeye ikna etmek için “Ortadoğu’da Yecüc ve Mecüc harekete geçti. İncil’in öngördükleri yaşanmaya başlandı, bana yardım etmelisin” demiş.Gayet tabii ki Chirac, Bush’un neden bahsettiğini anlamamış ve Lozan Üniversitesi’nden İncil uzmanı Profesör Thomas Römer’den bilgi yardımı istemiş.Baştan söyleyeyim; bundan sonra anlatacaklarım hakkında bilgilerim kısıtlı. Çünkü ben de öğrenme sürecindeyim. Yapabileceğim yanlışlar için şimdiden özür diliyorum.Yecüc ile Mecüc, Kur’an dahil tüm kutsal kitaplarda yer alan ve insan ırkını ortadan kaldıracağı söylenen bir ırk. Bu ırkın harekete geçmesi kıyamet alameti olarak kabul ediliyor. Bunları durdurabilecek tek gücün yeryüzüne inecek Mehdi olacağı belirtiliyor.Şimdi tüm bunları öğrendikten sonra bir karar aşamasına geldim. Ya bu konuda bir mizah şaheseri yaratmaya girişecektim (Yecüc ile Mecüc’ün tarifleri arasında yer alan ‘enine doğru geniş olan tür’ tanımlamasından yola çıkarak bu işin Türklerle bağlantısını kurabilirdim. Ve bu bağlamda Ahmet Çavuşoğlu ile Rıza Zelyut’un yan yana fotoğraflarını çektirip onları Yecüc ile Mecüc ilan edebilirdim) ya da meseleyi ciddi bir şekilde araştıracaktım. İkinci yolu seçtim, iyi de etmişim. Meğerse espri diye yapmayı düşündüğüm şeyin son derece ciddi ve de vahim bir boyutu varmış. Tarihsel süreç içinde dünyada güçlenen milletler değiştikçe Yecüc-Mecüc tanımı da sürekli değişmiş.Hıristiyanlar Yecüc ile Mecüc’e ‘Gog’ ve ‘Magog’ diyorlardı. Onlara göre bu yaratıklar Türklerdi.Araplara göre de bu Türklerdi. Hatta bu yorumlarına kutsal kitaptan yorumlarla birlikte meşruiyet kazandırmaya çalışmışlardı. “İslam âlemi Çinlilerin Yecüc ile Mecüc olduğunu düşünmüştü. Bir ara Yecüc ile Mecüc’ün Moğollar olduğu düşünülüyordu.”Gördüğünüz gibi meselenin şakaya gelecek yönü yok. Mesele çok ciddi ve de vahim. Vahameti daha da artıran bir yön de şu; Başkan Bush’un bağlı olduğu Evanjelist mezhebinin konuyla ilgili metinlerinde, Türkiye’nin Yecüc ve Mecüc olacağı beklentisini yansıtan düşünceler var. ABD Başkanı’nın bu konuda savaşa girmeye hazır olduğunu bilince bu da şaka olmaktan çıkabiliyor. Bana inanmayanlar bu tür konuların bulunabileceği Rapturealert.com sitesini okuyabilir.Örneğin; orada “Türkiye’deki son Yecüc-Mecüc gelişmeleri” (The latest gog-magog developments in Turkey) türünden yazılar var.Bunlarda Türkiye’de İslami bir hükümetin İsrail’e karşı harekete geçeceği, dahası Avrupa Birliği’ne karşı olan sert tavırlı bir Genelkurmay Başkanı’nın da bölgede güç amacıyla İsrail’i karşısına alabileceği yazılıyor ve evet; Yaşar Büyükanıt’ın ismi açıkça belirtiliyor.Bu inanışa göre Yecüc ile Mecüc’ün İsrail’i tahrip etmesi kıyamete giden yolu açacağından, o kafaya göre Türkler durdurulması gereken bir tehdit olarak ortaya çıkabiliyor. Evet ne yapayım; Türklerin kıyamete yol açabilecek ırk olarak görülmeleri de mizah boyutuna son derece açık bir gelişme ama bunlara inanan insanların bu konuda espri yapabileceklerini ve gülebileceklerini hiç tahmin etmiyorum.İnanılır gibi değil, değil mi? Ben de aynı fikirdeyim. Ama Bush bunlara inandığına kendi ağzıyla yakalandı. Benim işim de meraklı olmak ve merakımın peşinden gidip öğrendiklerimi size yazmak. İşimi yaptım. Bence sonuç hayli ürkütücü ve de üzücü. ( Akşam:Serdar Turgut -22.09.07 )
SON HAÇLI SEFERİ " HRİSTİYANLARIN HEPSİ EMPERYALİST DEĞİLDİR AMA TÜM EMPERYALİSTLER HRİSTİYANDIR!" İŞTE İSPANYA,İNGİLTERE,ABD..İŞTE AFRİKA ÖLELERİ, AMERİKA İNKA-AZTEK-MAYA MEDENİYETLERİ, YERLİ KATLİAMLARI, İŞTE ASYA ;ÇİN-HİNDU SÖMÜRGELERİ ...VE EN SON İŞTE AFGAN-IRAK YER ALTI-ÜSTÜ KAYNAKLARI! BATI VE AMERİKA EMPERYALİZMİNİN YAKIN TARİHİ I. Emperyalist Paylaşım Savaşı :Özellikle o dönemde palazlanarak İngiliz hegemonyasını tehdit eden Almanya’nın önünü kesmek için başlatılan bu kan banyosunun maddi sonucu 10 milyon ölü, 20 milyon sakattır. Toplam asker sayısı 70 milyonu bulan orduların kapıştığı bu savaşın sadece Avrupa’daki mali bilançosu ise 350 milyar dolarlık yıkımdır. Silah sanayiin patlama yaptığı ama milyonlarca çocuğun açlıktan can verdiği bu büyük katliam emperyalizmin en ağır suçlarından biri olarak tarihte durmaktadır. II. Emperyalist Paylaşım Savaşı ise birincisinin çok çok üzerinde bir kanlı katliamdır. İnsanlığa verilen manevi zararları bir tarafa koyarsak, bu korkunç boğazlaşmanın sadece can kaybı olarak bilançosu tahminen 35 ile 60 milyon insanın ölümüdür. Yalnızca faşizmin kesin yenilgisini sağlayan kahraman Sovyet halkından 11 milyonu asker olmak üzere toplam 20 milyon insan hayatını kaybetmiştir. Ne zaman ki bütün emperyalist kampın sosyalizme saldırsın diye tasmasını gevşek bıraktığı Alman faşizmi Stalingrad önlerinde Sovyet halkının direnişiyle bozguna uğratılmıştır, ancak o zaman Kızıl ordu’nun ilerleyişinden korku duyan müttefikler duruma müdahale etmişlerdir. Bu savaşta Polonya’nın insan kaybı, 5 milyon 800 bin, Almanya’nınki ise 4 milyon civarındadır. Japonya’nın kaybı ise 2 milyon insandır, ki bu katliamın önemli bölümü atom bombasının atıldığı Hiroşima ve Nagasaki’de gerçekleşmiştir. 1945’te yapılan bu nükleer katliamda birkaç saniye içinde 250 bin kişi birden öldürülmüş, iki şehir ve onların toplam halkı bir anda haritadan silinmiştir. Bugünkü durum ise özellikle siviller açısından çok daha vahimdir. Örneğin, II. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nda ölen sivillerin askerlere oranı %50 iken 1990’lı yıllardaki çatışmalarda bu oran %90’a ulaşmıştır. 1986-1996 arasındaki savaşlarda ise 2 milyon çocuk ölmüş, 5 milyon çocuk sakat kalmıştır. Ve bugün dünyada 50 milyon insan mültecidir. İşte emperyalizmin militarist yüzünün insani maliyeti budur. Bugün dünyanın en zengin üç adamının varlığı 48 yoksul ülkenin ulusal gelirinden yüksektir. Aynı üç adamın varlığı Afrika’nın bütün ülkelerinin ulusal gelirinden yüksektir. Öte yandan, dünyanın en zengin 225 kişisinin varlığı ise bütün dünya nüfusunun sosyal gereksinmelerini karşılayabilecek miktardadır. Uçurum bu denli derindir. Buna karşılık Dünya Gıda Örgütü (FAO) verilerine göre 1960-1970 arasında 13, 1970-80’de 15, 1980-85 arasında ise 40 milyon kişi açlıktan ölmüştür. 1990’da toplanan Dünya Çocuk Zirvesi raporuna göre her yıl 12 milyon çocuk önlenebilir hastalıklardan ölmektedir ve UNICEF tahminlerine göre 2000’li yıllarda 175 milyon çocuk 5 yaşına gelmeden ölecektir. Tamamen yasak olduğu halde bugün Asya’da çalıştırılan çocukların sayısı 250 milyondur. Ve tabii ki bunlar, şanslı olanlarıdır; bu ülkelerdeki 2 milyon çocuk ise doğrudan fuhuş pazarındadır. Aynı yıllarda, yani 1980-1994 arasında yoksul ülkelerin borçlarının artış oranı %400’dür; 1980-1998 arasında bu borçlar 600 milyar dolardan 2.2 trilyon dolara yükselmiştir. Yalnızca yoksul ülkelerde değil, Avrupa’da da nüfusun %17’si yoksulluk sınırındadır. ABD’de 12 yaş altındaki 13 milyon çocuğun aç olduğu BM verileriyle sabittir. Çünkü, ABD’nin maddi varlığının %68’ini nüfusun %1’i almaktadır. Buna karşın aynı ülkede nüfusun 7 milyonu evsizdir, 26 milyon kişi uyuşturucu kullanmaktadır. Emperyalizmin varlığının doğurduğu sonuçlardan biri de, sağlık konusundaki vahim durumdur. Örneğin, emperyalist metropollerde ortalama ömür 72-74 arasında değişirken, bağımlı ülkelerde 55 yılı geçmemektedir. Salgın hastalıklar bağımlı ülkelerde çok yaygındır. Örneğin, iyot eksikliğinden kaynaklanan endemik guatr, tahminlere göre 200 milyon insanı etkilemektedir. 70 ülkede, 180 - 200 milyon insanda parazit hastalığı görülmekte, sıtma Afrika’da her yıl milyonlarca çocuğu öldürmektedir. UNİCEF’e göre, gelişmiş ülkelerde beş kişiye bir doktor düşerken, bağımlı ülkelerde 2700 kişiye bir doktor düşmekte, oran bazılarında ise 20 bine çıkmaktadır. Bağımlı ülkelerde, bir buçuk milyar insan ve 6 yaşından küçük 400 milyon çocuk her türlü tıbbi bakımdan yoksundur. Bağımlı ülkelerde, 1980 verilerine göre, kişi başına sağlık hizmetleri için harcanan yılda yalnızca 1.7 dolardır. Bu, emperyalist metropollerde 144 kat daha fazladır. BATI BÜTÜN DÜNYAYA ZULÜM VE FELAKET GETİRMİŞTİR A) Avrupa İki büyük savaş sırasında Avrupa’yı kan gölüne çeviren emperyalizm, bölgesel düzeyde de kirli savaşlara imza atmıştır. İSPANYA bunların en önemlisidir. Alman ve İtalyan faşizminin desteğiyle İspanya Cumhuriyeti’ne karşı 1936’da ayaklanan General Franko’nun faşist ordusu 1939’un Mart ayında gösterilen insanüstü direnişe rağmen Madrit’i ele geçirdiğinde bir milyondan fazla insanın kanına girmişti bile. Guernica katliamı gibi yüzlerce katliama imza atarak iktidara gelen Franko’nun en büyük desteği ise ABD’ydi ve bu destek sayesinde Franko 80’li yıllara dek ayakta kalabildi. Dünyanın en uzun süren diktatörlüklerinden biri olan Franko diktası, bu dönem boyunca binlerce sendikacı, devrimci ve Bask savaşçısının kanına girdi. Bask ülkesinin işgali bugün de devam ettirilmektedir. PORTEKİZ’deki 45 yıl hüküm süren Salazar diktası da aynı güçlerin ürünüdür. 1930’da bütün siyasi faaliyetleri, sendikaları yasaklayarak işe başlayan Salazar, CIA tarafından desteklenen gizli servisi PİDE’nin baskısıyla Portekiz’i cehenneme çevirdi. Binlerce gencin, işçinin katili olan bu diktatör ancak 1974 yılında bir ayaklanma ile devrilebildi. Portekiz’in bu sürede sömürgelerinde yaptığı katliamlar bir yana kendi askeri kaybı bile 10 bin ölü ve 50 bin yaralıydı. 1943 yılında devrilene kadar Mussolini faşizminin İTALYA’da yaptıkları ve özellikle Afrika’daki katliamları ise tarihe kaydolmuştur. İktidar olur olmaz bütün işçi örgütlerini, grevleri yasaklayan Mussolini yıllarca demir yumrukla yönettiği İtalya’yı Hitler’in emrinde bir bekçi köpeğine dönüştürdü. Sonraki süreçte de İtalyan faşizmi kendisini farklı biçimlerde devam ettirmiştir. Örneğin, İtalyan kontr-gerilla örgütü Gladio Avrupa’nın en kanlı devlet terörü örgütlerinden biridir. CIA denetiminde kurulan ve gazetecilerden adli suçlulara dek yüzlerce insanı kullanan, milyarlarca dolarlık servetleri elinde tutan bu örgüt, yüzlerce cinayete imza atmış, birçok ülkede neo-nazi çetelerin kurulmasına önayak olmuştur. Ünlü Bologna istasyonu katliamı dahil birçok kanlı olaya imza atan Gladio, bugün hâlâ varlığını sürdürmekte ve Türk özel timleri dahil birçok kontr-gerilla örgütüne eğitim kamplarında hizmet vermektedir. YUGOSLAVYA’nın çektiği acılar ise yüzyılın en trajik olayıdır. 1944’te Alman işgalini sona erdiren Yugoslavya, onyıllar sonra 1990’larda bu kez ABD işgaline uğramıştır. CIA tarafından kışkırtılarak kendi aralarında boğazlaşmaya itilen Yugoslavya halkları, tam bir etnik kargaşa yaşamışlar, bu arada binlerce kişinin öldürüldüğü, tecavüze uğradığı kirli bir savaş sırasında korkunç acılar çekmişlerdir. Sonunda ABD’nin öncülüğünde bölgeyi işgal eden NATO güçleri, Yugoslavya’nın varlığını tamamen sona erdirerek, kukla devletçiklerin yer aldığı bir kaos yaratmışlardır. ABD destekli bir “ayaklanma”(!) ile yıkılan Miloseviç’in yerine onun kadar sağcı ve katliamcı birinin getirilmesi de ABD’nin amacını gözler önüne sermiştir. Bu arada besleme bir örgüt olarak kurulan UÇK bahane edilerek KOSOVA ve MAKEDONYA’nın işgali de tamamlanmıştır. Bu ülkelere karşı düzenlenen NATO operasyonlarında sadece “yanlışlıkla” öldürülen sivillerin sayısı bile net olarak saptanamamaktadır. YUNANİSTAN’da olup bitenleri anlamak için ise yalnızca 1947 yılını hatırlamak yeterlidir. 1941’den beri Alman işgaline karşı yiğitçe savaşan Yunan komünistleri, 1947’de emperyalizm için ciddi bir tehlike oluşturduklarında tarihin en büyük katliamlarından birini yaşadılar. “ABD yardım etmezse Yunanistan komünistlerin eline geçecek” çığırtkanlığı yapan Başkan Truman’ın desteğiyle başlayan katliam süresince 50 binden fazla komünist öldürüldü. İç savaşın bütünü sırasında ise 185 bin partizan ölürken, açlıktan ölenlerin sayısı 260 bindi. Yunanistan’ın toplam nüfusunun yüzde onu böylece katledilmişti; ayrıca yüzbinlerce insan toplama kamplarında tutuldu. Daha sonra 1960’larda CIA’nın tezgahladığı Albaylar cuntası ise aynı türden katliamlar konusunda bir emperyalist geleneği devam ettirmiştir. Yüzlerce devrimci öğrenci başta olmak üzere çok sayıda ilerici insan bu dönemde katledilmiş, Yunanistan baştan başa bir işkencehaneye çevrilmiştir. ALMANYA’nın sabıkaları sanıldığı gibi Hitler’le başlamamaktadır. Çok daha öncesinde 1918-19 Alman devriminin bastırılması sırasında yapılan kitlesel işçi katliamlarını, Spartakist önderler Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht’in kurşuna dizilmesini hatırlamak bile bunu kavramak için yeterlidir. Daha sonraki 1923 ayaklanması ve Hamburg barikatlarında akıtılan işçi kanı da Alman emperyalizminin en bilinen sabıkalarıdır. Nazi katliamlarından, toplama kamplarından ise daha önce söz etmiştik. Ama sanıldığı gibi Hitler’in yenilgisi de faşizmin bitmesi anlamına gelmemiştir. Daha 1945 yılı bitmeden Hitler’in eski kadroları işbaşına dönmüşlerdi bile. Nazi partisinin gizli servis şefi Gehlen, Federal Almanya’nın da gizli servisini yönetiyordu. Sosyalizme yönelik komploların hemen tümü bu dönemde Almanya üzerinden yürütüldü. Bütün Neo-Nazi örgütleri böylece kuruldu ve güçlendirildi. CIA tarafından desteklenen gizli servis BND 1970’li yıllarda Kızıl Ordu Fraksiyonu (RAF) üyelerine düzenlenen operasyonların ve dört RAF liderinin Stammheim Cezaevi’nde kurşuna dizilmesinin baş sorumlusuydu. CIA’nın alt birimlerinden biri olan OPC tarafından organize edilen AVUSTURYA Nazileri ise devletle tamamen işbirliği halindedirler. Eski SS subaylarının üst düzey yönetici olduğu bu örgüt sendikacılara ve sol partilere, yabancı işçilere karşı saldırıların baş sorumlusudur. Avrupa’nın en sakin görünen ülkesi olan İSVEÇ’te Başbakan Olof Palme’nin benzer bir Neo-Nazi organizasyonu tarafından öldürüldüğü kesin gibidir. Suikastten sonra tanıkların doğrudan teşhis ettiği kişilerin çoğunun eski paralı askerler ve neo-naziler olması ve bunlardan eski bir İngiliz lejyonerinin geçtiğimiz yıllara kadar Kıbrıs Bayrak Radyosu’nda “çevirmen” kadrosunda çalışması hiç rastlantı değildir. İşçi sınıfı tarihinin en büyük ayaklanmasına ve en kanlı katliamına 1871 Komün günlerinde sahne olan FRANSA ise sömürgelerinde uyguladığı yüz kızartıcı suçlarla anılır. Alman işgalinden büyük ölçüde komünist direnişçilerin sayesinde kurtulan Fransa, daha sonra ABD’nin açık desteğiyle sağcı yönetimlerin kapısını aralamış ve bu arada sömürgecilikten hiç vazgeçmemiştir. Büyük bir yenilgiye uğradığı 1954’e kadar Vietnam’a kan kusturan, Cezayir’i kana bulayan Fransa, 1968’lerdeki gösterilerde kendi halkına karşı da acımasız davranmış, Paris sokaklarında yine devrimcilerin kanını akıtmıştır. Bütün bu saldırganlığın başını ise bizzat devlet tarafından kurulan OAS isimli katiller örgütü çekmiştir. Fransa bugün hâlâ Afrika ve Uzakdoğu’dan elini çekmiş değildir. lİNGİLİZ emperyalizmi bütün dünyanın en iyi bilinen sömürgeci gücüdür. Şimdilerde eski gücünü yitirmiş gibi görünse de “üstünde güneş batmayan” imparatorluk olarak tanımlanan İngiltere, Hindistan’dan Güney Afrika’ya dünyanın dört bir yanında sayısız katliama ve soyguna imza atmıştır. Son dönemde de Amerikan emperyalizmin en sadık müttefiki olarak görev yapan İngiltere, bütün haydutluk ve katliam savaşlarında bizzat yer almaktadır. l Neredeyse yüz yıldır İngiltere’nin işgali altında olan İRLANDA ise Avrupa’nın kanayan yarasıdır. İngiliz işgaline karşı mücadelenin başladığı ve IRA’nın kurulduğu ilk günlerden beri, İngiliz devleti, zaman zaman yerli işbirlikçilerini de kullanarak İrlanda’da sayısız suç işlemiştir. 1916’da Paskalya Ayaklanması’ndan sonra IRA kurucusu James Conolly ve 12 arkadaşını kurşuna dizen İngiltere, sonraki yıllarda faşist işbirlikçilerini de kulanarak yüzlerce yurtsever İrlandalıyı katletti. Ölüm oruçlarında yaşamını yitiren Bobby Sands ve dokuz arkadaşının da dahil olduğu 3 binden fazla kişi İrlanda için savaşırlarken öldürüldüler. Ki bunların çoğunluğu, “Kanlı Pazar” katliamında olduğu gibi sivil insanlardı. lEsas olarak kendi hatalarının sonuçlarını yaşayan ama bu arada emperyalist kampın gizli servislerinin komplolarına da hedef olan eski sosyalist ülkeler de, reel sosyalizmin çöküşünden sonra büyük bir yıkım içine gömülmüşler, kapitalist sisteme dahil olmanın bedelini çok ağır ödemişlerdir. RUSYA İçişleri Bakanlığı verilerine göre, tutuklanan Rus gençlerinin sayısı 1990-1997 arasında üçte bir oranında artarak 200 bin kişiyi geçmiştir. St. Petersburg’da 3 bin, Moskova’da ise 6 bin çocuk sokaklarda yaşamaktadır. B) Kuzey Amerika KIZILDERİLİ KATLİAMI, ABD’nin kuruluşundan çok önce başlayan insanlık tarihinin en ağır suçlarından biridir. Ta Kolomb’un kıtaya ayak bastığı günden beri başlayan katliamlar zincirinin Kuzey’deki ayağı da Güney’den hiç aşağı kalmaz. Bir zamanlar nüfusu 30-40 milyonu bulan Kızılderililerin sayısının bugün 2-3 milyona düşmesi bunun en açık kanıtıdır. Sömürgeci beyazlar tarafından mahvedilen doğa dengesi yüzünden hastalıklardan, açlıktan ölen milyonlarca Kızılderilinin yanında beyazların ayak bastıkları her toprak parçasından sürülen bu insanlar yüz yıl boyuncu sistematik katliamlara uğradılar. Korkunç bir asimilasyon politikasıyla, sahtekârlıklarla adım adım sürülen Kızılderililer, yıllar boyunca toplama kamplarına ya da kimliksizliğe mahkûm edildiler. Amerikan demokrasisi denilen şey, böylece yaklaşık 30 milyon yerlinin katledilmesi üzerine kuruldu. SİYAHLARA KARŞI UYGULANAN KÖLECİLİK ise belki şimdi tarih kitaplarında kalmış gibidir ama bu kanlı tarih unutulmamıştır. Yüzbinlerce Afrikalı’nın köle gemileriyle ABD’ye taşındığı bu dönem, ABD’nin ekonomik zenginliğinin de aslında ilk temelini oluşturur. Onbinlerce kölenin açlıktan, hastalıklardan ve işkenceler yüzünden öldüğü bu dönemden sonra ilk siyah hareketleri başladığında ise ortaya çıkan Ku-Klux-Klan linçleri işin başka bir cephesidir. 1800’lü yıllardan bugüne dek süren Amerikan linç geleneğinde, onbinlerce siyah, yakılarak, asılarak öldürülmüş, bu arada kısırlaştırma gibi iğrenç ırkçı yöntemler de uygulanmıştır. Öyle ki, salt 1870-1890 arasındaki yirmi yılda on bin siyah linç edilerek öldürülmüş, 1970’lere kadar siyah kadınların %24’ü, PortoRiko’luların %35’i kısırlaştırılmıştır. Aynı süreçte suikastlerle öldürülen Martin Luther King gibi siyah önderler ve Kara Panterler’in katledilen militanları da bu arada anılmalıdır 2 Şubat 1848’de Meksika’ya ait Teksas, Arizona, California gibi sekiz kentin işgal edilerek ABD toprakları haline getirilmesi de ABD tarihinin utanç sayfalarından biridir. Giderek bu topraklar üzerinden eski sahiplerini kovan Amerikalılar, zaman zaman çıkan ayaklanmaları da 1957’de olduğu gibi kanla ve tutuklamalarla bastırmışlardır. Bu arada Meksika’nın büyük kızılderili uygarlığı talan edilmiş ve bu kültür neredeyse tamamen yok edilmiştir. İŞÇİLERE YÖNELİK SALDIRI VE KOMPLOLAR, ABD tarihinin unutulamaz bir parçasıdır. Sonradan 1 Mayıs gününün mücadele günü ilan edilmesine neden olan 1886’daki 6 işçinin öldüğü gösteri ve 8 işçi önderinin idam edilmesi bunun en bilinen örneğidir. Daha sonra sendikaları satın alarak, işçi sınıfını susturmaya çalışan Amerikan burjuvazisi, bunun yetmediği yerde de, idamlar ve katliamları devreye sokmuş, büyük tutuklamaları arkası arkasına geliştirmiştir. Örneğin sadece 1937’deki Chrysler ve General Motors grevlerinde mafya ve polisin saldırılarında 98 işçi öldürüldü. İşçi sınıfı hareketini her zaman acımasız bir baskı altında tutan ABD, Sacco ile Vanzetti isimli iki işçinin idamında olduğu gibi binbir türlü komployu kullandı. MacCarthy kampanyası sırasında ise binlerce Amerikalı tutuklandı ve mahkemelerde yargılandı. 1953’te “ajanlık”la suçlanan komünist Julius ve Ethel Rosenberg çiftinin idamı ise tam bir yüz kızartıcı suç olarak ABD tarihine geçti. C) Güney Amerika Kolomb’un karaya ayak bastığı gündenberi devam eden KIZILDERİLİ UYGARLIKLARININ YOK EDİLMESİ, dünya tarihinin en trajik olayıdır. Açgözlü İspanyol ve Portekiz sömürgeciliğinin Güney Amerika’daki katliamlarının kesin rakamlarını tahmin edebilmek bile mümkün değildir. Sayıları milyonlarla ifade edilen Aztek ve İnka halklarının korkunç katliamlarla yok edilmesinin ötesinde sömürgecilerin yerlilerden gasp ettiği maden ve altın stoklarının da miktarı tam olarak bilinmemektedir. 1831’den beri ABD’nin gizli işgalini yaşayan ARJANTİN’deki 1976 faşist cuntası, Latin Amerika tarihinin en kanlı cuntalarındandır. İlk günden beri ABD tarafından tanınan ve desteklenen General Videla cuntası, ilk anda 1300 kişiyi katlederken, daha sonraki yıllarda 30 binin üzerinde devrimciyi, sendikacıları ve işçi önderlerini “kayıp” etmesiyle ünlüdür. “Kayıp” ilan edilenlerin çoğunun ordu helikopterlerinden denize atıldığı ve hatta bu insanların çocuklarının bile evlatlık olarak satıldığı sonraki yıllarda açığa çıkmıştır. BOLİVYA’da ise sadece 1947-1952 arasında çoğu madenci ve tarım işçisi 30 bin kişi ABD destekli cuntalar tarafından katledildi. Bundan öncesinde kışkırtılan bölgesel savaşlarda ölen Bolivyalıların sayısı ise onbinlerle ifade edilmektedir. 1980 yılına gelinceye kadarki tarihinde tam 189 hükümet darbesine tanık olan Bolivya’da katledilen insanların sayısını tutmak neredeyse imkânsızdır. Üniversite bombalamaktan köy yakmaya kadar her türden cinayet yolunu kullanan Bolivya cuntalarının hepsi de ABD ve CIA desteklidir. Ama herhalde bu cinayetlerin en önemlisi büyük devrimci Che Guavera’nın 1967’de CIA ajanları ve Bolivya ordusunun kasapları tarafından yaralıyken kurşuna dizilerek katledilmesidir. CIA destekli 1964 darbesi BREZİLYA’nın tarihindeki en kanlı olaylardandır. Üç-dört yıl içersinde cuntanın ABD ile işbirliği yaparak kurduğu “Ölüm Filoları” ikibinden fazla kişiyi katletmiştir. 1968’de efsanevi gerilla önderi Carlos Marighella’nın öldürülmesi de Brezilya oligarşisinin sabıkalarındandır. Her zaman faşist rejimler altında yaşayan Brezilya, bugün dünyanın en çok yoksulluk çekilen ülkeleri arasındadır ve her gün ortalama bin çocuğun öldüğü Brezilya kentlerinde polisin de sokak çocuğu avlayarak katlettiği son yıllarda açığa çıkmıştır. EL SALVADOR, Latin Amerika’nın cinayetler ülkesi olarak ün yapmıştır. Daha 1931-1944 arasındaki yerli ayaklanmaları sırasında 15 binden fazla insanı katletmekle işe başlayan El Salvador kasapları, 70’li yıllara gelindiğinde tam bir kıyım makinesi olarak iş görmüşlerdir. Özellikle 1979 yılından sonra CIA tarafından faşist ARENA partisiyle birlikte oluşturulan ölüm mangaları, toplam 70 bin devrimci ve yurtseveri katletmiştir. Binlerce çocuk ve köylü de bu rakkamın içindedir. Öyle ki, sadece 1981’de ölüm mangaları içlerinde rahiplerin de bulunduğu 12 bin kişiyi öldürdüler. Bütün bu cinayetlerin arkasında ABD’li danışmanların durduğu ve birçok katliama da bizzat katıldıkları ise resmi belgelerle kanıtlandı. Bütün tarihi cuntalar ve 1931’de olduğu gibi köylü katliamlarıyla (30 bin ölü) geçen GUATEMALA’nın yaşadığı en korkunç dönem 1954’teki ABD işgali ve cuntası dönemidir. United Fruit Company adlı ABD tekelinin desteğiyle toparlanan paralı askerler ve ABD yeşil berelilerinin yaptığı müdahaleden bu yana devam eden faşist cuntalar sırasında toplam 200 binden fazla insan katledildi. Sadece 1986 yılı içersinde öldürülen işçi, köylü ve devrimci sayısı 18 bindir. KOLOMBİYA’daki manzara ise tam bir faciadır. 1948’de United Fruit Company ve Standart Oil’in siparişiyle CIA’nın Kolombiya devlet başkanı Gaitan’ı öldürmesiyle başlayan cuntalar dönemi aynı zamada cinayetler dönemidir. 1948 ile 1957 arasındaki cuntalar sırasında 300 bin kişi, 1957 ile1963 arasında ise 20 binden fazla insan öldürüldü. Amerikan çıkarları uğruna yapılan bu katliamlara gerilla savaşıyla karşılık veren Kolombiya halkı, bugün hâlâ ABD ordusunun katliamlarıyla karşı karşıyadır. 1898’deki ABD işgalinden 1959’a dek kukla hükümetler tarafından yönetilen KÜBA, 1959’da Fidel ve Che önderliğindeki gerilla güçlerinin iktidarı ele geçirmesiyle emperyalist boyunduruktan kurtuldu. Bu süre içinde sadece Batista cuntası 60 bin Kübalının hayatına mal oldu. Ama Küba, kurtuluş gününden sonra da emperyalizmin saldırılarından nasibini aldı. 1962’de sosyalizmi yıkmak için yapılan Domuzlar Körfezi çıkarmasının başarısızlığa uğramasından sonra da yüzlerce suikast planı ve provokasyon birbirini izledi. Her yönden başlatılan ambargo ise bugün hâlâ devam etmektedir. MEKSİKA’nın tarihi ABD’nin saldırganlığının tarihidir aynı zamanda. Daha 1848’de topraklarının büyük bölümünü ABD’ye kaptıran Meksika, yerli kültürünün ve bütün maddi zenginliklerinin yağmalandığı yüzyıl boyunca ayaklanmalarla sarsıldı. 1909’da Zapata ve Panço Villa’nın önderliğinde başlatılan köylü ayaklanmalarının bastırılması ABD’nin doğrudan askeri müdahalesi sayesinde bastırılabilmiş ve Zapata ile Villa çeşitli tuzaklarla katledilmiştir. O gündenberi cuntalar ve sık sık taraf değiştiren hükümetler tarafından yönetilen Meksika 1994’ten bu yana Zapata’nın mirasını sahiplenen Zapatist Kurtuluş Ordusu’nun (EZLN) başlattığı gerilla hareketiyle sarsılmaktadır. NİKARAGUA’nın acılı günleri 1885’te Amerikalı korsan Walker’in bölgeyi işgal girişimiyle başladı. 1894’ten sonra ise artık Nikaragua tam bir ABD eyaleti haline getirilmişti. Bütün zenginlikleri ABD tarafından denetleniyor ve oradan yönetiliyordu. 2 Mayıs 1926’da “yoksulların generali” Sandino’nun önderliğinde başlayan anti emperyalist direniş, Sandino’nun ABD uşağı Somoza tarafından tuzağa düşürülerek katledilmesine dek sürdü. Aynı anda Sandino’nun kampları da basılarak üçyüz insan bir anda kurşuna dizilmişti. Bu noktadan sonra Latin Amerika tarihinin en kanlı diktatörlerinden biri olan Somoza’nın diktatörlüğü başladı. CIA ajanı olan Somoza, ülkeyi 1979’da iktidardan alaşağı edilene kadar kan ve dehşetle yönetti. Bu süreçte kurulan Sandinist Ulusal Kurtuluş Cephesi (FSLN)’ye karşı yapılan operasyonlarda binlerce yoksul köylü ulusal muhafız denilen katil çeteleri tarafından öldürüldü. Bu süreçte bizzat CIA ajanlarının yönettiği işkencehaneler tam kapasite çalışarak binlerce insanı katletmişti. Ama FSLN’nin iktidarı ele almasından sonra da emperyalizmin komploları bitmedi. Devrim gününden 1985’e kadar geçen sürede Miami’de örgütlenen kontra çetelerinin saldırılarında 11 bin Nikaragualı yaşamını yitirdi, ülke ekonomisi sabotajlarla mahvedildi ve böylece silahla kazanılmış olan devrimin seçim sandıklarında terkedilmesinin zemini hazırlandı. 1780’de ünlü Kızılderili önderi Tupac Amuru’nun katlindenberi PERU’da da cinayet makineleri hiç boş durmadı. 1968’den en son diktatör olan Fujimori’ye dek her zaman baskı ve zulümle yönetilen Peru’da sadece 1980’den bu yana 30 bin kişi işkenceler ve kurşuna dizmeler yoluyla öldürülmüştür. 124’u Lurigancho, 118’i El Fronton cezaevinde olmak üzere yüzlerce devrimci tutuklunun kurşunlanarak öldürülmesi Peru oligarşisinin en kirli işlerindendir. Aydınlık Yol ve Tupac Amuru Devrimci Hareketi (MRTA) örgütlerinin başlattığı gerilla savaşı süresince Fujimori diktası, en kanlı cinayetleri işlemiştir. Özellikle MRTA’nın düzenlediği Japon Büyükelçiliği’nin basılması eylemi sırasında düzenlenen operasyonda gerillaların öldürülmesi son dönem devrimci tarihinin canlı anılarındandır. ŞİLİ ise artık dünyadaki birçok insan tarafından faşist Pinochet cuntasının marifetleriyle tanınmaktadır. ABD kökenli çokuluslu şirketlerin (özellikle ITT) siparişi üzerine CIA tarafından tasarlanan darbe 1973’te general Pinochet tarafından gerçekleştirildi ve darbenin ilk gününde başta solcu başkan Allende dahil olmak üzere toplam 35 binin üstünde insan işkencelerle, kurşuna dizmelerle katledildi, binlerce insan sakat bırakıldı, binlercesi “kayıp” edildi. CIA’nın bizzat katıldığı ve planladığı bu darbe sonrasında bütün sendikalar, partiler kapatıldı, ülke baştan başa işkencehaneye döndürüldü. Buna karşılık Şili cuntası ABD ve IMF’den tarihin en yüksek yardım ve kredilerini aldı. Ancak buna rağmen Pinochet döneminin sonunda Şili ekonomisi tam bir harabe halindeydi. Tupamaros gerilla örgütüyle başa çıkamayan ABD işbirlikçilerinin düzenlediği 1973 cuntasından sonra URUGUAY tam bir cehenneme döndürüldü. Bu dönemde her 54 Uruguaylıdan biri tutuklandı. Diktatörlük binlerce insanı işkenecelerden geçirerek katlederken ABD’nin tavsiyesiyle Tupamarosların lider kadroları uzun yıllar boyu en katı tecrit koşullarında, hücrelerde tuttu. l Aynı şekilde VENEZUELA da CIA operasyonlarının deneme laboratuvarı yapıldı. Petrol üretimi bakımından önemli olan Venezuela ABD’nin güneydeki yatırımlarının %66’sını barındıran ülke olarak her zaman cuntalar ve faşist yönetimlerin elinde olmuştur. Bu ülkedeki en küçük bir ulusal hareket bile her zaman kanlı bastırma harekâtlarıyla karşılanmış, Douglas Bravo’nun başını çektiği gerilla hareketleri köylülere yapılan katliam seferleriyle bastırılmıştır. ABD’nin arka bahçesindeki ülkelerden HAİTİ de en kanlı kıyımlardan nasibini aldı. Yalnızca 1915’teki ABD işgali sırasında birkaç günde 3 bin 500 kişi öldürüldü. Daha sonra ABD işgali resmen bittiğinde de kıyımlar bitmedi. ABD destekli cuntalar boyunca 1957’den 1971’e kadar Haiti’de 26 bin kişi öldürüldü. PANAMA Kanalı ise daha kazılırken 28 bin can almıştı. Her zaman kukla hükümetler tarafından yönetilen Panama’da basit öğrenci gösterileri bile her zaman en vahşi kurşuna dizmelerle cezalandırıldı; çünkü ABD için kanal stratejik bir anlam ifade ediyordu. Daha sonraki yıllarda, 1990’da uyuşturucu ticareti yaptığı bahanesiyle Panama devlet başkanı Noriega’nın tutuklanıp ABD’ye götürülmesi ise tam bir komedi olarak nitelendirildi. Müdahaleye bahane teşkil eden Noriega’nın eski bir CIA ajanı olması, ABD’nin uyuşturucu piyasasındaki rolünü açığa çıkarmıştır. 1979’da iktidara gelen sosyalist eğilimli Bishop’un katledilerek devrildiği GRENADA Adası işgali ise ABD’nin bölgede işlediği en son suçlardan biridir. Pervasızca gerçekleştirilen bu işgal sonucunda ABD Grenada’yı 1985’e kadar işgali altında tuttu. D) Afrika Emperyalist sömürgeciliğin en büyük acılarını çeken şüphesiz Afrika kıtası olmuştur. Yüzyıllardır işgal altında tutulan, sömürülen ve baskı altında tutulan Afrika’nın çektiği acı emperyalist aşamayla birlikte daha da artmış, başkaldırdığı her noktada ise kirli savaşın en acımasız yöntemleriyle karşılaşmıştır. 1950’lerde Afrika madenlerinin ve diğer zenginliklerinin %60’ından fazlası emperyalistlerin elindeydi, bütün kaynakları vantuzlanan kıta insanları ise açlık ve sefaletin pençesindeydi. %99’a yakın bir bölümü okuma yazma bilmeyen bu dev kıtanın insanları, nasıl doğup nasıl yaşadıklarının bile farkına varmadan ölüp giderken emperyalist şirketler kasalarını doldurmaktaydılar. O kadar ki, uyanan Afrika, topraklarından sömürgecileri kovduktan sonra bile açlık ve sefaletin pençesinden kurtulamadı. Uyanışın ilk ve en tutarlı sembollerinden biri ANGOLA’ydı. Portekiz sömürgecilerine karşı mücadeleyi başlatan MPLA’nın haraketi Salazar diktasının en acımasız işkence ve saldırılarıyla karşılaştı. Buna rağmen iktidarı alarak işgalcileri kovan Angola halkı, bu kez de ABD komplolarından kurtulamadı. 1976’daki zaferden sonra CIA güdümlü kontra örgütlerinin saldırıları 300 bin Angolalının ölümüne neden oldu, 80 bini ise sakat kaldı. BATI SAHRA’da 1973’te mücadeleye başlayan POLİSARİO gerillaları da karşılarında aynı güçleri, binlerce ABD ve Mısır askerini buldular. Zengin fosfat yataklarına sahip Sahra, emperyalistler için vazgeçilmezdi ve bu nedenle işkence tezgahlarını Batı Sahra’ya kurmakta gecikmediler. 1830’da Fransa işgaliyle başlayan acılar CEZAYİR halkının yakasını hiç bırakmadı. Petrol ve maden yataklarıyla bütün emperyalistlerin iştahını kabartan Cezayir, 1832-39 arasında Abdülkadir Cezayiri önderliğinde ilk direnişine başladı. Yedi yıl içersinde binlerce ölü, sömürgeciliğin Cezayir’e armağanıydı. Daha sonra, sadece 1945’teki Sedif ayaklanmasında 45 bin ölü sayılabildi. 1954’te bağımsızlık hareketi yeniden başladığında bu kez sahnede Fransız İstihbarat örgütü OAS’ın işkencehaneleri ve suikastleri vardı. 1954-1962 arasındaki tablo korkunçtu: 1.5 milyon ölü, 2 milyon 800 bin tutsak... Bağımsızlıktan sonra ise bu kez şeriatçılarla hükümetin organize ettiği kontra örgütler arasındaki iç savaş 100 bin Cezayirlinin canına mal oldu. 1891’den sonra Fransız sömürgesi olan ÇAD da aynı kaderi paylaştı. 1961’den sonra başlayan bağımsızlık savaşına karşı gerçekleştirilen ABD-Fransız işbirliği binlerce ölüye mal oldu. Yeraltı zenginlikleri yağma edilen Çad, daha sonra da ABD güdümlü Habre cuntasıyla karşı karşıya kaldı ve bugün hâlâ ABD’nin egemenlik alanı içinde. ETİYOPYA ise aşağı yukarı ne kadar sömürgeci güç varsa, Osmanlı dahil, ülkesinde gördü ve hepsi tarafından da ayrı ayrı sömürüldü. 1930’da kukla kral Selasiye iktidar olduğunda da bir şey değişmedi. En önemlisi de açlık hiç azalmadı; emperyalistlerin yoksulluğa mahkûm ettiği Etiyopya halkı sadece 1973’teki kıtlıkta 100 binden fazla insanını açlığa kurban verdi. GANA’da da bağımsızlık hareketi emperyalizm tarafından hoş görülmedi. Kwame Nkrumah’ın başlattığı bağımsızlık hareketini bastırmak için bütün kaynaklarını kullanan CIA 1966’da askeri bir darbe düzenledi ve Nkrumah’ı deviren cuntacılar ABD tekellerinin oyuncağı olarak hüküm sürmeye başladılar. Başka bir Portekiz sömürgesi olan GİNE’de büyük devrimci Amilcar Cabral önderliğindeki devrimci hareket, onun öldürülmesine karşın başarıya ulaştı ve demokratik bir halk cumhuriyeti kuruldu. ABD ve NATO’dan aldığı yoğun askeri desteğe rağmen Portekiz, devrimci güçlerin karşısında düzenlediği katliamlarla bile tutunamadı. Emperyalizmin asıl yüz karası ise şüphesiz bölgedeki en kanlı diktatörlük olan ırkçı GÜNEY AFRİKA’ydı. Emperyalizmin bu ülkede işlediği suçların hesabı bile tutulamaz. Nüfusun %90’ı Afrikalı-siyah olduğu halde beyazların vahşi diktası altında bu ülkede kurulan sömürü ağı emperyalistler için öylesine önemlidir ki, yıllar boyunca bu dünyanın en gerici rejimine bütün dünya kapitalizmi destek vermiştir. Neredeyse kölelik koşullarında elmas madenlerinde çalıştırılan siyahlar ise her ayaklanma girişimlerinde vahşi katliamlarla karşılaşmışlardır. Mücadele boyunca yüzlerce devrimci önderi katleden ırkçı rejim, Nelson Mandela’yı da 27 yıl hapiste ABD desteğiyle tutabilmiştir. Başlıcaları Soweto ve Sharpeville’de gerçekleşen onlarca katliamda sayısız çocuk, kadın ve sivilin kanına giren ırkçı rejim, yönetiminin son anına dek ABD ve NATO’dan tam destek aldı. Eski bir İngiliz sömürgesi olan KENYA da yeni-sömürgeciliğin çürütücü etkisinden nasibini aldı. 1950’lerde Jomo Kenyatta’nın önderliğinde kazanılan “bağımsızlık” bu bakımdan bir anlam ifade etmedi. Onca mücadele ve katliamlardan sonra gelen istikrarsız hükümetler kaosunda Kenya, IMF reçetelerini uygulayan yoksulluk içindeki bir ülke olarak kaldı. Birçok parçaya ayrılarak sömürgeciler arasında paylaşılan KONGO’nun en büyük parçasını elinde tutan Belçikalılar başka emperyalistlerden hiç farklı değillerdi. 1960’ta sağlanan bağımsızlıktan sonra beceriksiz Belçikalıların yerini alan ABD danışmanları ise kanlı yüzlerini hemen gösterdiler. Bizzat ABD elçisinin de katıldığı bir komployla devrimci güçlerin efsanevi lideri Patrice Lumumba, önce işkencelerden geçirildi, sonra kafasına kurşun sıkılarak öldürüldü ve asit kazanında eritilerek cesedi yok edildi. Zengin maden yataklarının sahibi Kongo, daha sonra ABD işbirlikçisi Çombe ve daha sonra Mobutu ülkeyi IMF’nin kölesi yapmakta büyük başarı gösterdiler. Daha 1920’lerden itibaren bağımsızlık mücadelesine başlayan ve 60’larda Mondlane ve Samora Machel’in önderliğinde FRELİMO cephesini kurarak gerilla mücadelesine başlayan MOZAMBİK halkı, sömürgecilerden kolay kolay kurtulamadı. Onbinlerce insanın öldüğü savaştan sonra bağımsızlığa kavuştuklarında ise sosyalizm yolunda ilerleyeceklerini açıkça söyleyen Frelimo önderleri birer birer katledildi. Özellikle Samora Machel’in devlet başkanı olduktan sonra uçağına bomba konularak öldürülmesi CIA’nın Afrika’daki en kirli işlerindendir. Aynı şekilde bağımsızlık yolunda ilerleyen ZİMBABWE de bir dizi katliam ve cinayetle durdurulmak istendi. Gerillalar bağımsızlığı sağladıklarında ilk yaptıkları iş ise ülkeyi ilk sömürgeleştiren Cecil Rhodes’in adından gelen Rodezya ismini Zimbabwe olarak değiştirmek oldu. 1980’de iktidara gelen ve ABD’ye sıcak davranmayı reddeden Doe yönetiminin CIA darbesiyle devrilmesi ve devlet başkanının CIA ajanları tarafından kurşunlanması LİBERYA’da olup bitenleri anlamak bakımından iyi bir örnektir. LİBYA ise bilindiği gibi İtalyan sömürgecilerinin elinden yıllar boyunca zulüm çektikten sonra bağımsızlığa kavuştuğunda, bu kez de dünyanın jandarması ABD’nin elinden kurtulamadı. Her fırsatta bir bahane bularak Libya topraklarını bombalayan ABD jetlerinin dışında CIA’nın en yoğun komplo uyguladığı alanlardan biri Kaddafi’nin ülkesi oldu. Geçmişten beri stratejik konumu nedeniyle sömürgecilerin aralarında paylaşamadıkları bir coğrafya olan SOMALİ, 80’li yıllarda Sovyet etkisi altında kalmasının bedelini 90’lı yıllarda ödedi. 1992-1994 arasında bölgedeki istikrarsızlığı bahane eden ABD, 28 bini kendi ordusundan olmak üzere 50 bine yakın bir güçle Somali’yi işgal etti. Somali halkının her anti-emperyalist kıpırdanışını baskı ve terörle ezen işgalci güçlerin bu süreçteki en iyi kullandığı araçlardan biri ise Türk ordusu olmuştur. E) Doğu ve Güney Asya ÇİN tarihini emperyalizmin suçları bakımından özetleyebilmek ve emperyalizmin ülkeye verdiği zararları sayılarla ifade edebilmek mümkün değildir. Sadece afyon savaşları boyunca 1840’larda yapılan katliamlar ve Çin’in bir afyonkeşler ülkesi haline getirilmesi bile tarihin en ağır suçlarındadır. Çin’in defalarca işgal edilmesine tarih boyunca katılan ABD, 1900’deki Boxer Ayaklanması sırasında da yedi emperyalist ülkeyle birlikte Çin’i işgal eden ve şehirleri topçu ateşiyle mahveden güçtür. Daha sonraki Japon işgalini silah yardımıyla destekleyen ABD, nihayet Çin Mao önderliğinde emperyalist boyunduruktan kurtulduğunda da boş durmadı. Bu kez de Taiwan adasındaki işbirlikçileri aracılığıyla Çin Halk Cumhuriyeti’ne karşı provokasyonlarını sürdürdü. Bütün bu tarih boyunca emperyalistler tarafından katledilen Çinlilerin sayısı ise diğer ülkelerde olduğu gibi binlerle değil, ancak milyonlarla ifade edilebilektedir. İlk başlarda Hollanda sömürgesi olan ENDONEZYA ise daha sonra 5 ayrı emperyalist gücün işgalini tattı ve en sonunda ABD sömürgesi haline getirildi. Siyasi tarihi boyunca ABD uşaklığı eden diktatörlerin, general bozuntularının pençesinde yaşayan Endonezya’nın en trajik olayı, şüphesiz 1965’te gerçekleşmiştir. Suharto başkanlığında CIA ajanı generaller cunta yaptıklarında tarihin en büyük katliamına imza attılar. 5 ay içinde CIA’nın bilgileri ve bizzat katılımıyla bir milyondan fazla komünist ve sol sempatizan katledildi. Devlet güçlerinin yanında gerici sivil katillerin, islamcıların da kullanıldığı bu katliam insanlık tarihinin yüzkarasıdır. Daha sonrası ise tam bir yeni-sömürge felaketidir; yoksulluk, birbirini izleyen cuntalar, katliamlar... Ülkesini ABD’ye satmış olan bu katiller sürüsü, halkın sık sık gerçekleştirdiği ayaklanmalara rağmen hâlâ iktidarlarını sürdürüyorlar. DOĞU TİMOR da ABD’nin Endonezya’yı kullanarak yarattığı katliam alanlarından biridir. Endonezya tarafından 1975’te işgal edilen Doğu Timor, başlattığı bağımsızlık savaşı boyunca akla sığmaz katliamlarla tanıştı. Toplam ölü sayısının 200 bine ulaştığı bu büyük kıyımı gerçekleştiren birliklerin ABD ve İngiliz ortak yapımı olan bir kontr-gerilla eğitim programı çerçevesinde eğitildikleri açığa çıktı. Bugün hâlâ aynı birlikler, cinayetlerini sürdürüyorlar. Sömürgecilik dendiğinde dünyada ilk akla gelen ülke olan HİNDİSTAN ise özellikle İngiltere tarafından yüzyıla yakın bir süre baskı altında tutuldu. Yıllar boyunca süren bağımsızlık mücadalesi sırasında öldürülen onbinlerce insanın dışında daha sonraki kışkırtılmış din savaşları dönemi korkunç katliamlara sahne oldu. İngiliz “böl-yönet” taktiğinin kurbanı olan Hint halkı, salt Pakistan ayrılığı döneminde 200 binden fazla ölü verdi. Bu korkunç din boğazlaşması bugün hâlâ devam etmektedir. 1898’de ABD tarafından işgal edilen FİLİPİNLER’de ABD generali Smith’in emri “yakın, yıkın, hapsetmeyin, on yaşından büyükleri öldürün” idi. Sonraki yüz yıl boyunca ABD ve işbirlikçileri hep bu emre uydular. Yüzbinlerce ölüden oluşan Filipinler tarihi, Marcos gibi kanlı diktatörler ve diğer işbirlikçiler tarafından yürütüldü. ABD’nin bölgedeki en sadık müttefiki olan Filipin yöneticileri DB ve IMF bütçesinden her zaman en yüksek rakamları aldılar. Buna karşın Filipinler Asya’nın en yoksul ülkelerinden biri olmaya devam etti. 1970-1975 arasında ABD ve işbirlikçi Güney Vietnam tarafından işgal edilen KAMBOÇYA ise en büyük can kaybını ABD bombardımanları sırasında verdi. 600 bin insanın öldüğü bu bombalamalar sona erdiğinde ülke bir harabe haline dönmüştü. KORE, Türkiye’de de iyi bilinen katliam alanlarından biridir. Sosyalizmi seçen Kuzey Kore’ye karşı başlatılan ABD-Güney Kore harekâtına Türkiye’nin de içinde bulunduğu bir dizi işbirlikçi ordu da katıldı. 1950’de başlatılan bu korkunç savaş sona erdiğinde savaştan önce 100 bin ölü vermiş olan sosyalist Kore yine dimdik ayaktaydı ama 200 bin insanını kaybetmişti. Üstelik bu süreçte Türkiye gibi ülkelerin ordularından da çok ağır kayıplar verilmiş, yoksul insanlar yerini bile bilmedikleri bir ülkede ABD çıkarları için kırdırılmışlardı. VİETNAM ise hem dünyanın en büyük kahramanlık destanlarından biridir hem de ABD emperyalizminin suç dosyasının en ağır klasörlerinden birini oluşturur. Yüzyılın başından beri devam eden ve önce Fransızları, sonra da dünyanın en büyük ordusuyla üstlerine gelen ABD emperyalizmini hezimete uğratan Vietnam halkı, bütün bu savaşlar boyunca akıl almaz kıyımlara uğradı. 500 binlik ABD ordusu ve birbuçuk milyonluk işbirlikçi Güney Vietnam ordusu, bütün teknolojik olanaklarına karşın Vietnam halkını yenemeyince büyük bir soykırıma başvuruldu. Tarihin en büyük hava bombardımanı yıllarca Vietnam’da vurulmadık tek bir metrekare alan bırakmadı. 1963-1973 arasında öldürülen sivil Vietnamlı sayısı 4.5 milyon kişiydi. ABD bombardımalarının etkisi bakımından LAOS da Vietnam’la aynı kaderi paylaştı. Laos, bağımsızlık savaşı sırasında toplam 2 milyon ton ABD bombasını topraklarında gördü, ki bu, II. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nda atılan toplam bomba sayısından daha fazlaydı. F) Ortadoğu Ortadoğu emperyalizm için her şeyden önce petrol demektir; ama petrolün de ötesinde dünyanın bu en sıcak bölgesinde egemen olmak, politik olarak halkları sindirmek çok önemlidir. Bu amaçla Türkiye dahil onlarca Ortadoğu ülkesini baskı altına alan ABD, bölgede bir dizi askeri üs oluşturmayı baştan beri amaçlamış ve başarmıştır. Özellikle İsrail ve Türkiye gibi iki tane sadık bekçi köpeği aracılığıyla bölgeyi denetlemek isteyen ABD emperyalizmi, tarih boyunca bölge halklarına karşı büyük suçlar işlemiştir. Özellikle FİLİSTİN yalnızca Ortadoğu’nun değil, dünyanın kanayan yarasıdır. 1947’de kurulan İsrail devletinden sonra Filistinliler sürgün edilirken, İsrail ABD toplam dış yardımının neredeyse yarısını alıyordu. Böylece bölgede bir bekçi köpeği haline getirilen İsrail, 50 yılı aşkın bir süredir onlarca katliama imza atmış bir “terör devleti” olarak varlığını sürdürmekte ve topraklarını her gün büyütmektedir. Ama aslında Filistinli katliamları İsrail’den de önce başlamıştır. Bu katliamların en büyüğünü 1936 yılında İngiliz yönetimi sırasındaki genel grevde olmuştur. 1939 yılında ayaklanma bastırıldığında 40 bin Filistinli öldü. 20 bini tutuklandı ve 110 Filistinli de asıldı. ABD’nin uşağı Ürdün Kralı’nın 19 Eylül 1970’de yaptığı katliam ise “Kara Eylül” diye bilinir. Filistin kamplarını yoğun top ateşine tutan Ürdün, bu kıyımda 30 bin kadar Filistinliyi öldürmüştür. İsrail ve bölgedeki işbirlikçilerinin katliamları ise sayılacak gibi değildir. Bunların en büyüklerinden birkaçı, Ocak 1976, Haziran 1976’daki Tel Zaatar karantina göçmen kampları katliamı ve 17 Eylül 1981’deki Sabra ve Şatila "göçmen kampları"ndaki katliamlardır. İsrail’in 1982’deki Lübnan işgalinin bilançosu ise 17 bin 500 ölüdür. 1953’te petrolleri ulusallaştırmak isteyen Musaddık’ı askeri darbeyle deviren CIA, İRAN halkının başına Şah Rıza’yı bela ettiğinde bir katliamlar döneminin de kapısı açılmıştır. Yaklaşık 10 bin ABD’li danışmanın kuklası olan Şah döneminde onbinlerce devrimci, ilerici öldürüldü. Bölge petrolünü elinde tutmak isteyen ABD, Şah’ın işkence hanelerine en büyük desteği verdi. 1979’da Şah, 20 milyor dolarlık varlığıyla ABD’ye kaçtığında geride bir harabe kalmıştı IRAK ise bölge ülkeleri içersinde son dönem ABD saldırganlığından en çok zarar gören ülkedir. 200 bin insanın öldüğü Körfez Savaşı ve sonra çoğu çocuk 1.5 milyon Iraklının öldüğü ambargo dönemi bunun en açık örneğidir. Ama Irak olayı bu son olayla açıklanamayacak kadar karışıktır. Daha yüzyılın başında “böl-yönet” politikasıyla bölge ülkelerinin sınırlarını cetvelle çizen emperyalizm, bugünkü despotik yönetimlerin başlıca kaynağı olmuştur. Halkların özgür iradelerini hiçe sayarak bölgede bir sürü kerameti bilinmez Emirlik ve Şeyhlik kuran, bölgeyi halk yönetimlerinden uzak tutmak için “yeşil kuşak” projesiyle islami yönetimleri teşvik eden ABD, sonuçta ortaya böyle bir diktalar manzarası çıkarmıştır. Kürt halkının kanlı katili Saddam ile ABD bombardımanları arasında ezilen ise yoksul Irak halklarından başkası değildir. Kaldı ki, Halepçe’de kullandığı ve bir anda binlerce Kürdü öldüren Hardal Gazı’nı da Saddam daha önceden kendisine verilmiş ABD yardımları sayesinde yapabilmiştir. Ancak Irak rejiminin katliamları KÜRDİSTAN sorununun yalnızca bir bölümünü oluşturur. Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılmasından sonra Ortadoğu’yu yeniden biçimlendiren emperyalist merkezler ve gerici bölge rejimleri, bu ülkeyi dörde bölerek kendi aralarında paylaşmışlar ve böylece bugün hâlâ devam eden bir trajedinin temelini atmışlardır. Açıkça paylaşılan mezapotamya, her parçasında ağır bir sömürüye uğramış, Kürt halkı bir dizi katliama uğramıştır. Koçgiri, Ağrı, Şeyh Sait ve Dersim isyanları sırasında gerçekleşen ve onbinlerce Kürdün ölümüyle sonuçlanan katliamlar, Halepçe katliamı ve son 15 yılda devam eden savaşın kirli cinayetleri bunun en açık örnekleridir. Ortadoğu bölgesinin en acılı coğrafyalarından biri olan TÜRKİYE ise 1 Mayıs 77 provokasyonu gibi örnekler bir yana, yalnızca CIA tarafından organize edilen cuntalar gözönüne alındığında bile emperyalizmin ağır suçlarını görmemiz mümkündür. Bilindiği gibi 12 Mart 1971 cuntası,Yaklaşık 600 bin insanın işkencelerden geçirildiği ve yüzlerce insanın işkencelerde katledildiği 12 Eylül 1980 darbesi ise adeta bir önceki darbenin yarım bıraktıklarını tamamlamıştır. 60 kişinin idam edildiği bu darbe, aynı zamanda cunta düzenini kalıcı kılacak düzenlemeler yaparak bugüne dek devam eden boğucu bir baskının temellerini atmıştır. 12 Mart’ı CIA’nın organize ettiği bizzat dönemin Dışişleri Bakanı İ. Sabri Çağlayangil tarafından açıklanmıştır. 12 Eylül’deki CIA tezgahı ise zaten hiçbir zaman gizlenmemiştir. 12 Eylül sonrasında ABD desteğiyle güçlendirilen kontr-gerilla örgütlerinin yirmi yıldır işledikleri cinayetler, her geçen gün daha çok açığa çıkmaktadır. KIBRIS’ın yüzyıldır uğradığı işgaller ve işlenen savaş suçları da bölgedeki insanlık suçlarından bir başkasıdır. 74’te başlayan Kuzey’deki fiili işgal durumu ise artık Kıbrıs Türklerinin demokratik örgütleri tarafından tepkiyle karşılanmaktadır. Ve elbette işin bu yanı, sorunun yalnızca bir bölümünü oluşturmaktadır. İşin öteki yakasında ise yine CIA tarafından tezgahlanan Yunan Papadapulos cuntasının destekleyip geliştirdiği EOKA-B faşist örgütünün kanlı cinayetleri vardır. Makarios yönetimini deviren Sampson cuntasının Yunan cuntası tarafından organize edildiği daha sonradan açığa çıkmıştır.
BATININ İSLAMA BAKIŞI BATIDAKI KARIKATUR KRIZININ TEMELINDE BATININ ISLAM'A BAKIS ACISI YATMAKTADIR! BATI ISLAM'I VE DOLAYISI ILE ONUN ONDERINI DAIMA BARBAR VE "SEYTANIN ADAMI" OLARAK GORMUSTUR! HACLI SEFERLERI ASLINDA GUNUMUZDE HALA DEVAM ETMEKTEDIR...ABD BASBAKANI BUSH'UN " HACLI SEFERI BASLADI " SOZU VE " TERORIZMLE MUCADELE EDIYORUZ" SOZLERININ ARKASINDA HEP BU MANTIK YATMAKTADIR !!! HZ. MUHAMMED'I TERORIST GOSTEREN AVRUPA'DAKI KARIKATURLER UZERINE Eylemin arka planındaki “teolojik” veya “seküler” batılı zihnin temel kodlarını deşifre etmesi açısından son derece öğreticidir.Meseleye ister “Hıristiyan Batı” bazında yaklaşılıp “teolojik” açıdan, isterse de “Seküler Batı” çerçevesinde yaklaşılıp “ideolojik” noktadan bakılsın; her iki halde de, bu tür çirkinlikleri sergilemeye son derece teşne bir zihinle karşı karşıya olduğumuzu fark edebiliriz. Teolojik açıdan bakıldığında, Hıristiyan Batı’ya göre İslâm, vahiy ürünü bir din olmadığı gibi, Hz. Muhammed de (a.s) hiçbir ilahi yetkisi olmadığı halde oturup kitap yazmış biridir.İslâm üzerine kitap yazan Hıristiyan teologlar, eserlerinde İslâm’ı sapkın bir yol, onun peygamberini de -haşa- “deccal, büyücü, müellif, cinsel arzularına düşkün, insanları kılıçla yola getiren zorba, terörist vs” sıfatlarla nitelemişlerdir.Onlara göre 2 semavi din vardır: Hıristiyanlık ve Yahudilik.Kitab-ı Mukaddesi de kronolojik olarak “Eski Ahit (Tevrat), Yeni Ahit (İncil) olarak tesmiye ederler ki, onlar nezdinde Kur’an hiçbir şey değildir. Herkesin günahkar doğması tezinden hareketle vaftiz edilmiş olmayı adeta insanca muameleye tabi tutulmanın ön şartı sayan, vaftiz edilmemiş olanlara karşı yapılacak fenalıklardan dolayı herhangi bir uhrevi sorumluluk ortaya çıkmayacağına olan inanç da, bu zihni besleyen en önemli teolojik doktrindir. Tarihte Kızılderili, Anzak, Aborjin vs yerli halklara bu kadar rahat kıyılmasının, bir başka deyişle “öteki” tabir edilenlere karşı insan hakları noktasında o kadar umursamaz davranılmasının bir nedeni de, Hıristiyan teolojisinin bu tür şeyleri tecviz eden doktriner yapısıdır. Böylesi bir teolojik arka plana sahip bir zihnin, “öteki” saydığına karşı en azından adab-ı muaşerette saygılı bir tutum takınması beklenir ama bunun her zaman çok kolay olmayacağı da açıktır. Batı’yı tek bir pencereden ibaret saymayıp, meseleye “Sekülerleşmiş Batı” perspektifinden bakmak suretiyle olayı “özgürlükler” açısından ele alarak “sindirilebilir” kılmaya çalışanlar da, batılı zihnin bir başka açıdan değerlendirilmesini zorunlu kılmaktadır. Gerçekten de kutsal olandan soyutlanmayı veya kutsalları sıradan ve önemsiz bir ayrıntıya indirgemeyi, aydınlanmanın ve sekülerizmin ön koşulu sayan zihniyet nezdinde özgürlüğe tanım getiren kodlar çok farklıdır. Esas sorun, içeriğini kendi zihin kodlarıyla belirledikleri nevi şahsına münhasır ve yelpazeyi; her türlü kutsal olanla alay etmekten, aynı cinsten olanları evlendirmeye kadar genişleten son derece ölçüsüz bir özgürlük tanımını, çağdaşlık, modernlik ve aydınlanma adına herkes için genel geçer kılmaya ve kabullendirmeye çalışmalarıdır. Dolayısıyla batılı zihin “özgürlük” dediğinde, tanımını, içeriğini ve çerçevesini kendi belirlediği “özel” bir şeyi kastetmektedir. Esasen “yeni dünya düzeni” adı altında tedavüle sürülen ve halen dünyaya kan ve gözyaşından başka bir şey getirmeyen olgu da, bütün dünya halklarını, doğruluğuna ve mutlak üstünlüğüne önceden karar verilmiş bir uygarlığa eklemleme ve bu eklemlenmenin siyasal ve ekonomik çıkarlarla en iyi şekilde örtüşeceğine olan inancın eseridir. Çok kutuplu dönemde “dışta bırakarak” siyasal ve ekonomik çıkarları maksimize etmek” anlayışı, Doğu Bloku’nun çöküşüyle birlikte yerini “kendine çekip dönüştürme ve benzetme” politikalarına bırakmıştır. Geçmişte en kanlı, en despot diktatörlerle her türlü işbirliğini yapıp onlara her türlü desteği sağlayanların, şimdilerde “demokrasi getirme” iddiasını öne çıkarmaları ilginçtir. Onların demokrasi getirmekten anladıkları sadece savaş, kan veya enerji kaynaklarına el koymak değil, aynı zamanda uslu uslu sömürülmeyi mümkün kılacak bir zihni yapıyı da tesis etmektedir. Bu çerçevede İslâm dünyasında yaşayan halkların “özgürlük” anlayışına yeni bir konsept kazandırılmaya çalışılması, en ciddi amaçlardan biridir. Nitekim, karikatür olayı akabinde gündeme gelen “özgürlük” tartışmaları da bu noktada son derece ilginç ipuçları vermektedir. Elbette bir tek batı yoktur, elbette batılı zihin denildiğinde yekpare değil versiyonları olan bir yapı göz önüne alınmalıdır ama…Hangi açıdan bakılırsa bakılsın, sonuçta batı batıdır. ( Vakit : Mehmet Emin Kazcı: 07.02.2006 ) Müslümanlar ilk defa bir hakaretle karşılaşmıyor. 80’li yılların fırtınalarından biri Salman Rüşdi’nin Şeytan Ayetleri romanı idi.Yakın tarihte Hollanda’da işlenen Van Gogh cinayetinin arkasında da aynı sembol duruyordu. Bugün kadim Avrupa şehirlerini dolaşanlar, kiliselerin duvarlarında mutlaka bir-iki tane İslâmiyet’i tahkir eden resim bulurlar. Genel figür, ayaklar altında çiğnenen bir hilaldir...Dante’nin ünlü İlahî Komedya’sında, bugünkü karikatürden daha ağır resimler ve hakaretler yer almaktadır. Bugün, İslam dünyasında büyük infiale yol açan karikatür, bir toplumu değil, doğrudan bir inancı, yani İslâm dinini hedef alan bir hakareti ifade ediyor. Yayılan gerginliğe rağmen “ifade özgürlüğü” adına karikatürü savunanların bulunması, hakareti, temsil edici bir hüviyete büründürüyor.. Müslümanların, bidayetten bugüne Avrupa Hıristiyan alemi ile yaşadıkları tarih, genel kural olarak iki düşman kanadın tarihidir. Bu düşmanlık Haçlı Seferleri ile ete, kemiğe ve kana bürünmüştür. Bu düşmanca birikimin bir yönü hep atlanır. İslâmiyet İbrahimî bir dindir. Üç büyük din, birbirinin devamıdır. Müslümanlar, peygamberimizle ilahî mesajın kemâle erdiğine inanırken, Hıristiyanlar, tıpkı Yahudilerin Hıristiyanlığı yoldan çıkmış bir Yahudi tarikatı olarak görmeleri gibi, İslamiyet’in Hıristiyanlığın mesajının tahrifiyle ortaya çıktığına inanırlar. İlave olarak bir Katolik için, Müslüman ile Protestan arasında inanç karşısındaki durumları açısından hiçbir fark yoktur. Ortadaki gerginlik, Konfiçyüanizm veya Hinduizm ile İbrahimî dinler arasında geçmiyor. Dünya’ya “Büyük Oyun”un açtığı pencereden bakmayı deneyelim. Pentagon, Kongre’ye sunduğu raporda başdüşman olarak Çin’i gösteriyor. Geleceğin güç hesapları ve planları açık yapılıyor. Bu planların arasında özne olarak bugün hakarete uğrayan Müslümanlar yok. İslam dünyası, büyük güçler arasındaki çekişmede masaya sürülen bir “koz” olarak yer alıyor. Dünyanın hemen her ülkesinde Müslüman azınlıklar var. Bu azınlıklar, bir “güvenlik” sorununa dönüştürülüyor. İki şeyi hatırlayalım: Paris varoşlarında günlerce süren ayaklanma Amerikan basını tarafından “İslamcı bir ayaklanma” olarak takdim edilmişti. Avrupa’da, Müslüman göçmenler sorunu, özenle ve dikkatle “din sorunundan kaynaklanan bir terör” sorununa dönüştürülüyor. Karikatürlerle tırmandırılan gerginlik, bu amaca hizmet ediyor. İkincisi, ABD’nin gelecekteki rakipleri olan Çin, Hindistan ve Rusya’nın hatırı sayılır Müslüman azınlıkları var. ( MÜMTAZ’ER TÜRKÖNE - Zaman : 07.02.2006 ) Çizgi Papa oynatılamaz Hz. Muhammed karikatürlerinin fikir özgürlüğü olduğunu savunan Almanya'nın Bavyera Eyaleti Başbakanı Stoiber, MTV'nin Papa'yla dalga geçen "Popetown" çizgi filmini yayınlamasına karşı çıktı; "Bu mizah adı altında insanların dini hislerine saldırıdır" dedi. "Diziyi, mizah kisvesi altında insanlara yapılan bir saldırı olarak görüyorum" diyen Stoiber şöyle konuştu: "Dini duygular ve inançların korunması gerekiyor. Bu nedenle dini sembollere hakaret edilmesine ve gülünç duruma sokulmasına karşı önlem almalıyız. Ceza yasası da buna göre değiştirilmelidir. Müslümanlar bizi, inancımızı yeterince yaşamadığımız ve savunmadığımız için inançsız olarak görüyorlar. Çünkü geçmişte dini sembollerin zedelenmesine ses çıkarmadık." ( Hürriyet : 16 Nisan 2006 ) Sony, şiddet içerikli bir video oyununda Manchester Katedrali'ni arka plan olarak kullanınca İngiltere Kilisesi ayağa kalktı İngiltere Kilisesi yöneticileri bugün toplanarak, Sony'den bu konuda özür dilemesini isteyen bir mektup gönderecek, katedral görüntülerinin oyundan çıkarılmasını ve Manchester kentinde yürütülen silah karşıtı kampanyaya destek sağlamasını talep edecek ( Hürriyet:07.06.2007 ) İtalya'da karikatür kışkırtması Katolik Kilisesi'nin aylık dergisi 'Studi Cattolici', Hz. Muhammed'i cehennem ateşinde yanarken tasvir eden bir karikatür yayımladı.İtalya’da karikatür tişörtü skandalından sonra ikinci bir skandal: İslam dünyasında rahatsızlık uyandıran karikatürlerin yayımlanmasıyla çıkan krize, şimdi de Katolik Kilisesi'nin yayın organlarından bir dergi bulaştı. "Studi Cattolici" (Katolik Araştırmaları) adlı aylık derginin son sayısında, Hz. Muhammed'i cehennemde tasvir eden bir karikatüre yer verildi.Derginin, Vatikan'a bağlı Katolik tarikatlarından biri olan Opus Dei'e mensup genel yayın yönetmeni Cesare Cavelleri'nin, bu tür bir karikatürün yayımlanmasının yararlı olabileceğini savunması da dikkati çekti. ( Milliyet :2006/04/16) NOT :Katoliklerin başka dinlere mensup kişilerle evlenmesine sıcak bakmayan yaklaşımlarıyla bilinen Roma Katolik Kilisesi, Katolikleri, farklılıklar dolayısıyla doğabilecek sorunlar nedeniyle özellikle Müslümanlarla evlenmekten kaçınmaları yönünde uyardı...Karma evliliğe olumlu bakmayan Katolik kiliseleri Vatikan'dan gelen talimatlar doğrultusunda öteden beri Katoliklerin Müslümanlarla evlenmesini evliliğin geleceği açısından ''kaygı verici bir durum'' olarak yorumluyorlar.( Milliyet :30 Kasım 2005 ) Bilindiği gibi İslam'da hiç olmazsa müslüman erkeğin isevi kadınla evlenmesine izin verilir.çünkü " laikrahe fiddin " ayeti kerimesi gereğince Müslüman koca eşini din değiştirmesi için zorlayamaz ...! İTALYA’da Kuzey Birliği Milletvekili ve Reformlar Bakanı Roberto Calderoli, 16’ncı Papa Benediktus’un derhal harekete geçerek ’İslam dünyasına karşı Haçlı Seferleri başlatması’ çağrısında bulundu.( Milliyet : 08 Şubat 2006 ) Hz. Muhammed karikatürlerini basan gazeteye açılan dava reddedildi Danimarka mahkemesi, 7 Müslüman teşkilatının, İslam dünyasını rahatsız eden karikatürler nedeniyle karikatürleri geçen yıl ilk olarak yayımlayan Jyllands-Posten gazetesine karşı açtığı hakaret davasını reddetti.Aarhus Şehir Mahkemesi, Danimarka gazetesinin yayımladığı 12 karikatürün bazı Müslümanları gücendirdiğini, ancak karikatürleri, "Müslümanları küçük düşürücü" farz edecek neden bulunmadığına hükmetti.Müslüman teşkilatları, geçen yıl 30 eylülde karikatürleri yayımlayan gazeteye karşı mart ayında dava açmış, davanın ilk duruşması 9 ekimde görülmüştü. Karikatürler, geçen ocak ve şubat aylarında Avrupa gazetelerinde de yayımlanmış ve İslam dünyasında protestolara yol açmıştı.( Milliyet:26 Ekim 2006) Hollanda, Bosna katliamına seyirci kalan askerlerine madalya veriyor Korumakla görevli olduğu 8 bin Boşnak'ın Sırplar tarafından öldürülmesine göz yuman Hollanda, yeni bir utanca imza atıyor.Srebrenitsa katliamına seyirci kalan askerler, altın madalya ile ödüllendirilecek. Hollanda Savunma Bakanı Henk Kamp, 'görevlerini zor şartlar altında yerine getiren' askerler için 4 Aralık'ta tören düzenleneceğini açıkladı. Bosna Hersek'te 1995 yılının Temmuz ayında gerçekleşen katliam, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Avrupa'da yaşanan 'en büyük etnik kıyım' olarak tarihe geçmişti. Birleşmiş Milletler'in 'güvenli bölge' ilan ettiği Bosna Hersek'in Srebrenitsa şehri, Hollandalı barış gücü askerlerinin kontrolüne verilmişti. Ancak hiçbir engelle karşılaşmadan kente giren Sırplar, çoğu erkeklerden oluşan 8 bin Müslüman'ı şehit etmişti. Bölgede görevli askerler, geçtiğimiz yıl 'Srebrenitsa Anıları' isimli bir kitap yazarak olaydan duydukları pişmanlığı dile getirmişti. Boşnakların kamyonlara doldurularak Sırplara teslim edildiğini anlatan askerler, koruma sözü verdikleri sivillerin, gözleri önünde katledildiğini belirtmişti. ( Zaman :10/11/2006) ARTIK İSLAM’I YOK ETMENİN ZAMANI GELDİ John McCain Kasım ayındaki ABD seçimlerde Cumhuriyetçi Parti'nin başkan adayı... McCain'in 'ruhani danışmanım' dediği Parsley ise İslam'a savaş ilan etti. Ohio’daki Evanjelik Kilisesi papazlarından Rod Parsley, İslam’ı ‘yanlış bir din’ olarak tanımlarken, Hıristiyanları da İslam’ı ortadan kaldırmak için savaşa çağırıyor. Parsley’in 2005 yılında yazdığı ve Türkçe’ye ‘Artık Sessiz Kalamayız’ şeklinde çevrilebilecek olan ‘Silent No More’ isimli kitabında İslam’a inanılmaz hakaretler ediyor. Parsley, ABD’ye karşı en büyük tehdidin İslam dininden geldiğini belirtirken, kitabındaki ‘İslam: Allah aldatmacası’ başlıklı bölümünde ‘Hıristiyan medeniyeti ile İslam arasında bir savaş var’ diyor. KOLOMBO, İSLAM’I YOK ETMEK İÇİN ABD’YE GELDİ Yazdıklarının ne kadar radikal olduğunun farkında olan Parsley, kendini tutamayarak şöyle diyor: “Size İslam’ın hakiki doğasını anlamamızın ne kadar önemli olduğunu söyleyemem. ülkemizin (ABD), İslam ile olan tarihi çatışmasını anlamadan, ilahi amacını anlamış olamayız. Bunun çok ekstrem göründüğünü biliyorum ama Amerika, bir şekilde bu yanlış dini yok etmek üzere kuruldu. 11 Eylül bu konuda bir mesajdı ve biz bunu görmezlikten gelemeyiz.” KOLOMBO’NUN RÜYASINI GERÇEKLEŞTİRELİM Parsley, Amerika kıtasını keşfeden Christopher Kolombo’nun da aynı amaçla, İslam’ı yenmek için, 1492’de yola çıktığını ifade ederken, “Kolombo, İslam ordularını Avrupa’nın yeni dünyayla (ABD) güçlenmiş ordularıyla yenmeyi hayal ediyordu. Bu bir rüyaydı ve Amerika’da başladı. ‘İSLAM, KAN VE ŞİDDETİN SORUMLUSU’ Parsley, İslam’a savaş açarken, bu savaşın kaybedilebileceği korkusunu da yaşıyor ve şöyle diyor: “Hıristiyanlık ve İslam arasındaki çatışma kaçınılmaz. Artık zamanı geldi ve bizim başka seçeneğimiz yok. Biz bu savaşı kaybetmiş olabiliriz. Dünyayı tararken, İslam’ın daha fazla acı, kan ve yıkımın sorumlusu olduğunu görüyorum” - EVET ÜLKELERİ İŞGAL EDİLEN, YER ALITI USTU ZENGİNLİKERLİ SÖMÜRÜLEN HEP HRİSTİYANLAR Dİ Mİ ...AFGANİSTAN, IRAK, ÇEÇENİSTAN'DA... HEP HRİSTİYAN KANI AKIYOR Dİ Mİ...- ‘MUHAMMED AYETLERİ ŞEYTANDAN ALDI’ İslam’ın Hıristiyanlık karşıtı bir din olduğunu belirten Parsley, Peygamberimiz Hazreti Muhammed’e de hakaret etmeyi elden bırakmıyor: “Müslümanların Peygamberi Muhammed ayetleri şeytandan aldı, Tanrı’dan değil. Allah şeytani bir ruhtur.” -NİYE ...İNSANI TANRI YAPMADIK DİYE Mİ, ŞARABI KUTSAL SAYMADIK DİYE Mİ...!?- 11 EYLÜL’DEN SONRA 34 BİN AMERİKALI MÜSLÜMAN OLDU Kendinden geçmiş ve çıldırmış bir ruh haliyle yazdığı anlaşılan Parsley, 11 Eylül saldırılarından sonra 34 bin Amerikalının Müslüman olmasından da şikayetçi. ABD’nin İslam tehlikesine karşı mücadele etmesini isteyen Parsley, “Bizler Hıristiyan mıyız? Evet. O zaman ne şekilde olursa olsun bu yanlış dini yok etmeliyiz” diyerek de yeni bir Haçlı Savaşı başlatılmasını istiyor...(13.03.2008) 'Kur'an'ın yarısını yırtın atın' dedi Göçmen karşıtı söylemiyle tanınan Hollandalı milletvekili Geert Wilders, İslamiyet, Müslümanlık ve Hz. Muhammed (s.av) hakkında çirkin açıklamalarda bulundu. Göçmen karşıtı söylemiyle tanınan Hollandalı milletvekili, İslamiyet hakkında tepki toplayacak açıklamalar yaptı. Wilders, Müslümanların zararlı söylemler içeren Kuran-ı Kerim’in bu bölümlerini yırtıp atması gerektiğini söyledi. Bir Hollanda gazetesine demeç veren Wilders, Hazreti Muhammed hayatta olsaydı ve Hollanda’da yaşasaydı onu Hollanda’dan kovacağını da belirtti. “Bir islam tsunamasi ile karşı karşıyayız” diyen Wilders, başörtüsünün yasaklanmasını, Hollanda’ya göçmen kabul edilmemesini ve yeni camiiler yapılmasına izin verilmemesini de savunuyor.“Eğer Müslümanlar Hollanda’da yaşamak istiyorlarsa, Kuran’ın yarısını yırtıp atmalılar, imamları dinlememeliler, çünkü Kuran’da korkunç şeyler söylendiğini biliyorum” ifadesini kullandı.13/02/2007 Danimarka'da yine tahrik; Kur'an için suç duyurusu Jyllands Posten gazetesinin 30 eylül 2005'de yayınladığı Hz Peygambere hakaret karikatürleriyle global bir tahrikin başladığı Danimarka'da, kendilerini 'İslamlaşmanın tek karşıtı' olarak tanımlayan marjinal bir grup Kur'an-ı Kerim hakkında suç duyurusunda bulundu.Danimarka'nın İslamlaşmasına Son (Stop İslamisering af Danmark SIAD) adlı marjinal örgüt polise yaptığı suç duyurusunda, Kur'an-ı Kerim'in bazı ayetlerinin şiddet ve suçu teşvik ettiği hezayanında bulundu. Danimarka'nın son 30 yılda farklı bir kimliğe bürünüp, hızla İslamlaştığını savunan SİAD, karikatür krizinden sonra ülkenin gündeminde İslam ve müslümanların fazla yer tutmasından rahatsız oldu. Danimarka'da resmi rakamların 120 bin müslümanı yaşadığını ifade ettiğini ancak gerçekte 620 bin müslümanın yaşadığını iddia eden SİAD, kendini aynı zamanda bir halk hareketi ve parti olarak görüyor. Marjinal bir grup olan SİAD'ın başkanlığını yapan Anders Gravers Adalet bakanlığına verdikleri dilekçede; Danimarka anayasasının 78. maddesinde yeralan 'şiddet kullanan ve kullanmasını teşvik eden dernekler kapatılır' maddesinin Kur'an-ı Kerim'in okunduğu bütün camileri kapsadığını belirtip, bu camilerin kapatılmasını istedi. Camileri 'şiddet hareketiyle' özdeştiren dilekçede, Kur'an-ı Kerim'in bazı ayetlerinin öldürme, şiddet ve başka düşüncede olanları tehditi içerdiği hezayanında bulunuldu. Adalet bakanlığına SİAD başkanı Anders Gravers imzasıyla gönderilen dilekçenin bir nüshası El Cezire televizyonu ve Kopenhag'da bulunan müslüman ülkelerin büyükelçilerine de gönderildi.İslam ve müslüman karşıtı bir hareket olan SİAD'ın çalışmaları polis tarafından yakından takip ediliyor. SİAD'ın müslümanları tahrik etmek için düzenlenmek istenen gösterilere polis izin vermedi. Müslümanların yoğun yaşadığı Arhus'un Gellerup semtindeki protesto gösterisi istediğine polis başka bir bölgede yapılması karşılığı izin verirken, Kopenhag'ın Norrebro semtinde yapılmak istenen gösteriye ise provokasyona yol açacağı izin vermedi. 120 bin müslümanın huzur ve rahat bir ortamda yaşadığı Danimarka, son yıllarda İslam ve müslümanlara yönelik yapılan tahrik ve provokasyonlarla anılır oldu. Radyo Holger'de yapılan 'Müslümanları öldürün' çağrısının ardından, 30 Eylül 2005'de Jyllands Posten gazetesi Peygamberimize hakaret içeren 12 karikatürü yayınladı. Hakaret karikatürleri, İslam Dünyası ile Danimarka arasında krize yol açmış, Danimarka ürünleri boykot edilmişti. Ağustos 2006'da aşırı sağ Danimarka Halk Partisinin Gençlik kollarının kampında Hz Peygambere hakaret karikatürleri yarışmadığı düzenlediği ortaya çıkmıştı. Son olarak ise ilköğretim okullarında okutulan Biz ve Din' adlı kitapta bütün teröristler müslüman olarak gösterilmişti. Bütün bu olumsuz tahriklere rağmen, Danimarka'nın resmi televizyon kanalında ilk kez başörtülü Esma Abdulhamit sunuculuk yapmıştı. Yine Ramazan ayında ilk kez iftar programı yayınlanmıştı. Danimarka Kur'an-ı Kerim meali ise ülkede en çok satan 2. kitap olmuştu. ( 24/02/2007) HRISTIYANLARIN KUTSAL KITAP OLARAK KABUL ETTIĞI VE YAHUDILIGIN DE KITABI OLAN TEVRATTAKI SAPIKLIK VE OLDURME AYETLERINI GORMEYENLER ISLAM SAVAS HUKUKUNDAN HABERSIZ BOYLE SALDIRI YAPARLAR İŞTE...!! ( K. MUKADDES VE ISLAM SAVAS HUKUKU DOSYALARINA MURACAAT !) Vekillere İslam karşıtı söylem izni ! Hollanda mahkemesine göre milletvekili İslam karşıtı söylemde bulunabilir ! Hollanda’da bir mahkeme, İslam karşıtı filmiyle gündeme gelen Özgürlük Partisi lideri Geert Wilders’in, İslam’ı eleştiren söylemlerde bulunabileceğine karar verdi. Hollanda İslam Federasyonunun (NIF), İslam karşıtı filmin yapımcısı Geert Wilders’ın, İslam’ı sürekli sert şekilde eleştiren ve basında da sıkça yer alan sözlerinin, toplumda düşmanlığa yol açtığını belirterek, bu ifadelerine son vermesi ve düzeltmesi istemiyle açtığı davada mahkeme, milletvekilinin, İslam hakkındaki görüşlerini dile getirmesinde sakınca olmadığına karar verdi. 07.04.2008 Fransa'da İslamiyet'in tüm kutsal değerlerine hakaret eden bir sergi açıldı. Sergide Kabe'yi bakın nasıl gösterdiler Fransa'da, Charlie Hebdo adlı dergide yayınlanan Peygamber efendimiz Hazreti Muhammed'i simgeleyen ve rencide eden karikatürlerin ardından; açılan bir sergide görünen manzara şok etkisine neden oldu.Başkent Paris'te yine Müslümanları rencide eden görüntülerin yer aldığı bir sergide "Kabe-i Muazzam" maketinin içine yerleştirilen pembe yatak ve üzerindeki kadın iç çamaşırları ile "Helal " ışıklı yazı görenleri şoke ediyor. ( 24 Mart 2007 ) NOT: Biz Hz. İsa hakkında böyle bir tanecik karikatür-resim yapsak İslam'dan çıkarız ! Biz İsevilerin dinine saygı duyarız, beraber yaşama,ticaret,turizm...vs bir itirazımız yoktur.Bunu yüzlerce yıl Osmanlı idaresinde yaşayarak gösterdik.Ne bir zorlama e bir baskı...! Ama karşılıklı saygılı olmak ve sömürü, iftira atmama şartları ile ! VE BİZDEKİ BATILI GÖZÜ İLE İSLAM'A BAKANLARINDAN SEÇMELER - YERLİ İSLAM DÜŞMANLARI - ŞEREFSİZLİK Cumhuriyet Gazetesinden iki karikatür (!) Çöpten kafaya dökülen "lailahe illellah " ve aklın yolu üzerinde Kur'an ... Ve yandaki yazı :İmanıma saldıracak ve susmamı istiyor...! İllegal düzeni protesto etsek - söz, fiil ,yaazı - ya hapis, ya terörist ilan edilme ya başka bir yafta...başta da Cumhuriyet Gazetesi olmak üzere hemen " gerici, aşırı dinci, sistem düşmanı ilan edilme ..."
ABD NİN BİLİNMEYEN KANLI TARİHİ Sistematik olarak Kızılderili soykırımını başlatır, · 1898 'de Meksika'yı işgal eder, · Aynı yıl Küb^'ya girer, · 1921 'de Nikaragua'yı işgal eder.40 yıl boyunca terör havası estirtir, · 1945'te Japonya2nın Hiroşime ve Nagazaki kentlerine atom bombası atar ve 250.000 kişiyi vahşice katleder , · 1950-53 yılları arasında yüzbinlerce koreliyi katleder, · 1954'te binlerce Guatemala'lıyı katleder , · 1955'te Endonezya,Laos,Kampoçya'da çok sayıda CIA operasyonu düzenlenir, · 1950-59 yılları arasında Küba'da 60.000 kişi ABD destkli Badista birliklerince katledilir , · 1961 'de domuzlar körfezi çıkarmasını örgütler , · 1965'te Endonezya'da 1.000.000 kişinin kaTLEDİLMESİNE SEBEP OLUR, · Aynı yıl 10.000 kişi Dominikte ABD paraşütçülerince katledilir , · 1975'te Vietnam'dan kovulduğunda ardında milyonlarca ölü ve yaralı,yüzbinlerce sakat,onbinlerce tecavüz olayı bırakır, · 1970-752te Kamboçya ve Laos'ta 1.000.000 kişiyi katlederler, · 1973'te şili'de CIA darbesi ile 30.000 kişi katledilir , · Arjantin'de 30.000 ilbirlikçileri ile 30.000 kişi katkedilir , · 1983'te Lübnan'da 14.000 deniz piyadesi binlerce kişiyi katleder ,aynı yıl 6. filo Lübnan'ı günlerce bombalar, · Aynı yıl Grenada'yı işgal eder ve yüzlerce kişi katledilir , · 1986'ta Libya'yı bombalar ve bine yakın sivili katleder ,ülkeye ambargo uygular , · 1989'ta Panama'ya asker çıkartır ve 5.000 panama'lının ölümüne sebep olur, · 1991 yılında Irak'a saldırır ve 100.000 'nin üzerinde Iraklının ölmesine sebep olur. · Somali'yi işgale girişir, · İran'a ambargo uygular, · Nikaragua'yı karıştırır · Sadece 1946-1975 yılları arasında 215 kez askeri güce başvurur.Aynı yıllarda insanlığı 19 kez nükleer silah kullanmakla tehdit eder,